Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Yazarlar

  • MakaleAçık Erişim2026
    Azerbaycan-suriye ilişkileri (1991-2025)

    Sadık, Ramin

    1991 yılında bağımsızlığını yeniden sağlayan Azerbaycan, kısa sürede dünya devletleri tarafından tanınmış ve çok sayıda ülkeyle ikili diplomatik ilişkiler tesis etmiştir. Kuşkusuz Azerbaycan açısından Ortadoğu coğrafyası da stratejik ve kültürel bakımdan önem arz eden bir bölge olarak öne çıkmıştır. Laik bir yapıya sahip olmasına rağmen Müslüman kimliğini koruyan Azerbaycan, bu yönüyle Ortadoğu ülkeleriyle doğal bir yakınlık içerisinde olmuştur. Ayrıca tarihsel süreç içerisinde özellikle Ortadoğu’nun kuzey kesimleriyle Azerbaycan arasında derin tarihi ve kültürel bağlar oluşmuştur. Nitekim söz konusu bölgeler tarih boyunca Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safeviler gibi çeşitli Türk hanedanlıklarının hâkimiyetinde bulunmuştur. Bağımsızlığını kazandıktan sonra Azerbaycan, Ortadoğu bölgesindeki İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün gibi ülkelerle diplomatik ilişkiler kurmuştur. Bu kapsamda Suriye ile diplomatik ilişkiler 28 Mart 1992 tarihinde tesis edilmiştir. Azerbaycan ile Suriye arasındaki ilişkiler, 2011 yılına kadar hem ikili düzeyde hem de Birleşmiş Milletler ile İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası örgütler çerçevesinde gelişme göstermiştir. 2011 yılında ise Arap Baharı’nın Suriye’yi etkilemesi ve ülkede iç karışıklıkların başlamasıyla birlikte, iki ülke arasındaki ilişkiler yavaşlamış ve zamanla tamamen durmuştur. 2015 yılından, Beşar Esad’ın görevden ayrıldığı 2024 yılının sonlarına kadar olan dönemde ise Azerbaycan ile Suriye arasındaki diplomatik ilişkiler tamamen kesilmiştir. Bu çalışmada Azerbaycan-Suriye ilişkileri ele alınmakta olup, konuya dair gerek Azerbaycan’da gerekse Türkiye’de kapsamlı ve bütüncül bir akademik incelemenin bulunmadığı tespit edilmiştir. Bu eksiklikten hareketle, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler çeşitli kaynaklar doğrultusunda incelenmiş ve tarihsel gelişim süreciyle birlikte değerlendirilmiştir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    İbrahim Paşa’nın Muhallefatında Giyim-Kuşam Kültürü: Erken 16. Yüzyıl Osmanlı Seçkin Tüketimine Dair Bir İnceleme

    Saka, Erdem

    İbrahim Paşa, vefat ettiğinde muhallefatındaki giyim-kuşam eşyaları kadife, çatma, serâser, kutnî, ipek, kirpas, çuka, atlas, kemhâ, tafta ve boğasi gibi dokuma türlerinden oluşmaktaydı. Börk, kaftan, kürk, sarık, hil‘at, mendil, ferâce ve dolama gibi eşyaları da bu dokuma türlerinin ürünleriydi. Dokuma ürünlerinin yanı sıra gösteriş unsuru olan hançer, yatağan, bozdoğan gibi silahlar da kayıtlar arasındadır. Paşa’nın giyim-kuşam unsurları, albenisi yüksek olan değerli mallar olup Hindistan, İran ve Avrupa dokumalarının Osmanlı seçkinleri nezdindeki cazibesi ile dönemin lüks ve popüler giyim trendini yansıtmaktadır. Aynı dönemde Osmanlı ürünlerinin bazılarının yurtdışında alıcı bulduğu da nazara alınırsa yerel malların da küresel ilgiye mazhar olduğu söylenebilir. Bununla birlikte Paşa’nın terekesinde bir kent fuarında bulunabilecek giyim-kuşam eşyalarının ve kumaş türlerinin çoğunu görebilmek mümkündür. Avrupa tekstil ürünleri Osmanlı bürokrasinin en değerli diplomatik hediyelerdendi. Ayrıca önemli merasimlerde yerlere döşenen değerli kumaşların başında da Milano’da üretilen altın yaldızlı kumaşlar gelmekteydi. İbrahim Paşa’nın lüks eşyaları, Avrupa dokuma ürünlerinin yanı sıra Asya kumaşlarının da Osmanlı seçkinleri nezdinde cazip lüks ürünler olduğunu teyit etmektedir. Küresel kent fuarlarını aratmayacak bu ürünler küresel giyim-kuşam kültürü olduğunu da göstermektedir. Ticarete konu olan ürünler vesilesiyle taraflar arasında kültürler de transfer edilmekteydi. Yani dokuma ürünleri pazar ve fuar gibi yerler vesilesiyle yerel ve küresel kültür taşıyıcısı mahiyetindeydi. Bu çalışmada bir Osmanlı seçkininin terekesini içeren Başbakanlık Osmanlı Arşivi Muhallefat Halifeliği (BOA. D.BŞM.MHF.d) tasnifindeki “12349-K.” numaralı defter ışığında yerel ve küresel mahiyetteki giyim-kuşam unsurlarını, devrin revaçtaki lüks dokumalarını, bu tür ürünlerin fiyatlarını ve küresel tekstil ticaretinin yönünü aydınlatıcı verilerin ele alınması amaçlanmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2026Scopus SJRQ3
    Osmanlı Taşrasında Asayişin Sağlanmasında Örnek Bir Uygulama: Canik Sancağında Gürcü Sürgünü [1887-1895]

    Aktaş, Esat

    Osmanlı Devleti, toplumsal huzuru ve asayişi sağlayabilmek için birçok tedbire başvurmuştur. Bu tedbirlerden biri de huzuru bozanların sürgüne gönderilmesidir. Sürgün cezasının uygulandığı kesimlerden biri, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın etkisiyle Batum ve çevresinden Trabzon Vilayeti sınırlarına gelen Gürcülerdir. Vilayet genelinde Gürcülerin kalabalık olarak iskân edildiği yerler, Canik sancağına bağlı Ünye ve Fatsa ile merkeze bağlı Ordu kazalarıdır. Bu bölgeye iskân edilmeleriyle birlikte geldikleri yerdeki yaşam biçimlerini sürdürmeyi isteyen Gürcülerden bazıları, eşkıyalık faaliyetlerinde aktif rol almış ve yerli halka da büyük zarar vermiştir. Yerel makamların girişimleriyle bu zararın engellenmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla Ünye başta olmak üzere Fatsa, Terme ve Ordu kazasındaki Gürcülerin ileri gelenlerinden eşkıya ile bağlantısı olan bazı kişi ve aileler, 1887 yılında padişah iradesiyle Sivas, Kastamonu, Ankara, Konya ve Erzurum gibi farklı vilayetlere sürgün edilmiştir. Sürgünlerden birkaçı resmî makamların izniyle yer değiştirirken önemli bir kısmı da firar ederek geri dönmüştür. Geri dönüp eşkıyalığa devam edenler ise ikinci defa sürgüne tabi tutulmuştur. Bu çalışmada, Osmanlı Arşivi’nde bulunan belgeler üzerinden sürgüne tabi tutulanların sürgün sebepleri, nasıl ve nerelere sürgün edildikleri, sürgün yerlerinden firar edip etmedikleri tespit edilmeye çalışılacaktır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    Millî Mücadele Dönemi’nde Dinî Nitelikli Bir Ayaklanma: Şeyh Eşref İsyanı

    Uğur, Uçar

    Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ve Anadolu’daki işgallerin artmasıyla birlikte, yerel direniş hareketleri de güçlenmiştir. Merkezî ve yerel otoritenin zayıflaması iç isyanları da beraberinde getirmiştir. 1919 yılında Bayburt’ta meydana gelen isyan bu mahiyettedir. Kendisini peygamber ilan eden Şeyh Eşref, dinî ve siyasî bir liderlik üstlenmiş ve bölgedeki halkı organize etmiştir. İsyan, merkezî otoriteye karşı bir başkaldırı olarak ortaya çıkmış ve Şeyh Eşref’in nüfuzu, yerel yönetimler tarafından tehdit olarak algılanmıştır. Mustafa Kemal’in nutuklarında bu olaya değinmesi, isyanın ulusal bağımsızlık Mücadelesi bağlamındaki önemini ortaya koymaktadır. İsyanın başlangıcı, Şeyh Eşref’in dinî söylemleri ve halk üzerindeki etkisiyle şekillenmiştir. İsyan kısa sürede Bayburt, Gümüşhane ve Trabzon’a kadar yayılmıştır. Özellikle dinî telkinlerle mürit toplayan Şeyh Eşref, zamanla tehlike arz etmeye başlamıştır. Yaşanan gelişmeler üzerine yerel yöneticiler bu faaliyetlere son vermek için harekete geçmiştir. İsyanın bastırılması için gerçekleştirilen askerî harekât ile 25 Aralık 1919 tarihinde çatışmalar başlamış ve Şeyh Eşref tüm uyarılara rağmen teslim olmamıştır. Bunun sonucunda şeyh öldürülmüş, müritleri de teslim olmuştur. İsyanın bastırılması sırasında biri binbaşı olmak üzere 18 asker şehit olmuş, 43 kişi de yaralanmıştır. Çalışma ele alınırken öncelikle Osmanlı Arşivi kaynaklarından, süreli yayınlardan, telif ve tetkik eserlerden yararlanılmıştır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleYalnız künye2026
    Scientific Relations of the Ilkhanate State (Examples of China, India, and Egypt)

    Dayı, Özkan

    Despite the negative effects of the Mongol invasion in the thirteenth century, many countries, geographies, nations, and cultures found the opportunity to come together. This situation also led to the interaction of scientific and cultural elements, which had been limited politically and militarily, with each other. This period of interaction in scientific fields continued during the Ilkhanate, which was established in the Near East as a branch Mongol state after 1256. In addition to their commercial and political relations, the Ilkhanates maintained scientific exchanges with China, India, and Egypt. During the Mongol era, scientific relations were initially established by scholars and mueddibs who sought refuge in these regions to escape the Mongol invasion and received protection. With the arrival of Ilkhan Hülegü in the Near East, the Ilkhanids, also known as the Iranian Mongols, continued their scientific relations by establishing educational institutions, scientific research centers, and patronizing scholars. Scientific relations with the Yuan dynasty in China, the Delhi Turkic Sultanate in India, and the Mamluks in Egypt became a state policy consistently pursued by the Ilkhanate in a scientific sense during this period. In this study, we aim to convey the Ilkhanate's scientific relations with the geographies of China, India, and Egypt.

  • MakaleAçık Erişim2026
    XVII. Yüzyıl Osmanlısında Rüşvet Tartışmaları: Abdülganî en-Nâblusî’nin Rüşvet Risalesinden Hareketle Bir İnceleme

    Sivlim, Ayşe Aktaş

    XVII. yüzyıl Osmanlı’da birtakım hararetli çekişmelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Nitekim bu döneme damgasını vuran Kadızâdeliler hareketinin etkisiyle belli başlı konular münakaşa edilmiştir. Literatürde Kadızâdeli-Sivâsî tartışması olarak yerini bulan bu çekişme neticesinde, gündeme gelen tartışma konuların- dan biri de rüşvet olmuştur. Her ne kadar gerek ilgili dönemin bazı tarih kaynaklarında gerekse çağdaş lite- ratürde Kadızâdelilerin rüşvet aldıklarına yönelik bilgiler yer alsa da araştırmalarımıza göre taraflar arasında çekişmenin boyutu bu açıdan olmamıştır. Bilakis gerek Kadızâdeliler gerekse Sivâsîler eserlerinde rüşveti kötülemişler ve meşru kabul etmemişlerdir. Bunun yanı sıra bu dönemde yaşayan muayyen âlimler de hem bu gruplara cevap vermek hem de rüşvetin hükmünü ortaya koymak için bazı eserler kaleme almıştır. Söz konusu bu âlimlerden birisi de Şam ulemâsının meşhur sûfî fakîhi Abdülgani en-Nâblusî’dir (ö. 1143/1731). O, bu dönemde tartışılan hemen hemen tüm konulara dair müstakil eser telif ettiği gibi rüşvet konusunda da özel bir risale kaleme almıştır. Böylelikle Nâblusî rüşvete dair müstakil eser yazan sayılı âlimlerden birisi olmuştur. Bunun yanı sıra onun eseri sadece Hanefî mezhebi merkezli değil dört mezhebin görüş- lerine atıfta bulunarak yazılmıştır. Eserin adı Tahkiku’l-kadiyye fî’l-fark beyne’r-rüşveti ve’l-hediyye ale’l- mezâhibi’l-erbaa’dır. Nâblusî söz konusu eserinde rüşvetin tüm mezheplere göre ittifakla haram olduğunu ortaya koymuştur. Nâblusî’nin bu risalesinde diğer tartışma konularına yönelik yazmış olduğu eserlerindeki gibi doğrudan Kadızâdelileri hedef alan ifadelerine rastlanılmamıştır. Bu durum da Kadızâdelilerin rüşveti meşru gördüklerine yönelik ithamların doğru olmadığını desteklemektedir. Makalede Kadızâdeliler hare- keti bağlamında XVII. yüzyıldaki rüşvet tartışmaları hakkında bilgi verildikten sonra Nâblusî’nin eserinin bu münakaşalar açısından içeriği analiz edilmiş ve dönem açısından nasıl bir yeri olduğu ortaya konulmuştur.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Educational Institutions Opened by Tsarist Russia in Azerbaijan in the XIXth Century within the Framework of Russification and Assimilation Policy

    Sadık, Ramin

    Azerbaijan, which fell under the occupation of Tsarist Russia at the beginning of the XIX century, faced the Russification and assimilation policy of the administration in cultural terms as well as being exploited in other areas. The Tsarist government tried to tear Azerbaijani Turks away from their past and aimed to assimilate them completely as an ultimate goal. The primary way of this was to raise loyal subjects in the region. In this context, the administration first tried to attract the nobles of the region and implemented a social engineering programme by providing Russian education to their children. For the implementation of this policy, the government considered it important to open state schools. Therefore, the administration started to establish state schools with the aim of Russification and assimilation of the people. The aim of this study is to determine that Tsarist Russia opened state schools in Azerbaijan in the XIX century with the aim of Russification and assimilation of the population. In this context, document analysis, which is a qualitative research method, was used in the study. During the study, the published archival documents containing the laws of the Tsarist administration were reviewed, the news of the Kavkaz newspaper on the subject and the Caucasus Calendar published every year were examined, as well as the information in first and second-hand sources were evaluated and used during the writing.

    • SDG 4 · Nitelikli Eğitim
    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    Kazan’da Yayımlanan Bir Kur’an Tercümesinin Mûsâ Cârullah’a Aidiyeti

    Çakır, Numan

    Bu çalışma, 2010 yılında Kazan’da Mûsâ Cârullah Bigiyef’e (1875-1949) nispet edilerek yayımlanan Kur’an tercümesinin gerçek müellifinin tespit edilmesini ele almaktadır. Yirminci yüzyılın başlarında Kazan Türkleri arasında yetişen önemli bir İslam âlimi olan Mûsâ Cârullah, 1912 yılında tamamladığı Tatarca Kur’an tercümesini neşretmek istemiş; ancak dönemin muhafazakâr çevrelerinin yoğun ten- kitleri ve dinî otoritelerin baskıları nedeniyle bu hedefini gerçekleştirememiştir. Müellifin sonraki yıl- larda tercümesini yayımlamaya yönelik diğer girişimleri de sonuçsuz kalmış, 1949 yılındaki vefatının ardından mezkûr tercümenin akıbeti belirsiz olup bu hususta çeşitli ihtimaller dile getirilmiştir. 2010 yılına kadar eserin neşrine yönelik herhangi bir girişim söz konusu olmamıştır. 2010 yılında ise Ka- zan’da yayımlanan bir Kur’an tercümesi, kamuoyuna Mûsâ Cârullah’ın 1912 yılında tamamladığı ve uzun süredir kayıp olduğu düşünülen tercümesinin yeniden basımı olarak takdim edilmiştir. Ancak yapılan ilmî incelemeler, Kazan’da neşredilen eserin aslında Süleyman Tevfîk’e ait olduğunu; dolayı- sıyla Mûsâ Cârullah’a nispet edilmesinin isabetli olmadığını ortaya koymuştur. Bu makalede önce Mûsâ Cârullah’ın Kur’an tercümesiyle ilgili görüşleri, kendi hazırladığı Kur’an tercümesini yayımlama girişimleri ve bu süreçte karşılaştığı engeller ele alınmış; ardından tercümenin akıbeti hakkında ileri sürülen ihtimaller değerlendirilmiştir. Son olarak 2010 yılında Kazan’da yayımlanan Kur’an tercüme- sinin aidiyet meselesi, tarihsel veriler ve metin tahlili yöntemiyle incelenmiş ve elde edilen bulgular ilgili literatür ışığında analiz edilmiştir. Bu yönüyle çalışma, Mûsâ Cârullah’ın Kur’an tercümesinin akıbetiyle ilgili tartışmalara tutarlı ve ilmî bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Kuzeydoğu Anadolu'da Bir Doğrusal Yapı: Sınır Hattı Üzerine Bazı Tespit ve Değerlendirmeler

    İlhan, Hüseyin

    Kuzeydoğu Anadolu’da yer alan Bayburt-Gümüşhane toprakları, Anadolu’yu Kafkasya ve Karadeniz kıyı şeridiyle buluşturan tarihsel bir geçiş koridoru niteliği taşır. Nitekim yörede yürütülen yüzey araştırmaları, bu işlevi doğrular biçimde, kale ve gözetleme kulelerinden höyük, han ve köprülere kadar zengin bir arkeolojik-kültürel envanter ortaya koymuştur. Araştırmalar sırasında tespit edilen arkeolojik bulgulardan biri de büyüklüğü ile dikkat çeken bir doğrusal yapıdır. Kelkit ve Çoruh havzalarını ayıran su ayrım çizgisinin birkaç km doğusundan, Gümüşhane'nin Köse ilçesine bağlı Altıntaş Köyü'nün hemen kuzeyinden başlayarak, Bayburt sınırları içerisinde yer alan Pulur Dağları üzerinde sona eren bu yapı, başlangıcından sonuna kadar yaklaşık 24 km'dir. Özellikle İkindi Tepeleri ve Pulur Dağları üzerinde doğrusal yapının izleri açık bir şekilde görülebilmektedir ancak ovalık arazilerde bu izleri takip edebilmek oldukça güçtür. Kuzey-güney ekseninde uzanan ve ortalama 5 m genişliğinde bir moloz taş yığını şeklinde karşılaşılan yapının, takip edilebilen yüksek araziler üzerindeki kısmı 15 km'dir. Kelkit Havzası'na oldukça kolay bir geçiş imkanı sunan ve doğu-batı ulaşımında bir koridor niteliğindeki Mormuş Ovası ve Gökçedere Vadisi, stratejik birer topografyadır. Bu bağlamda yapı ve etrafında gerçekleştirilen arazi çalışmaları neticesinde, doğrusal yapı ve bununla ilişkili diğer yapıların bir sınır hattını oluşturduğu anlaşılmıştır. Söz konusu sınırın tarihlendirilmesi amacıyla uzun soluklu bir inceleme yürütülmüş; sahadaki benzer mimari özellikler ile seramik buluntular bütüncül olarak ele alınmıştır. Bütüne ait bir parça olduğu anlaşılan bu doğrusal hat, yakın çevresindeki ve muhtemel devamı üzerindeki çeşitli arkeolojik izlerle birlikte değerlendirildiğinde, bu toprakların uzun soluklu bir sınır işlevine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu tespit ışığında Doğu Roma İmparatorluğu'nun sınırlarda İslam orduları ile yoğun mücadeleler verdiği özellikle 7. yüzyıl sonları ve 8. yüzyıl başlarından 11-12. yüzyıllara kadar, zaman zaman önemini kaybetse de bu hattın sınır olarak kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Dahası Doğu Roma İmparatorluğu'nun sınır yönetimine dair birçok kavramın somutlaştırılması ve örneğinin sunulması bu alanda yeni bir ufuk açmıştır. Bu bağlamda bu çalışma, söz konusu doğrusal yapı temelinde bu sınır hattını aydınlığa kavuşturmayı ve bu konudaki çeşitli tespitleri aktarmayı amaçlamaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Reformist Yönetime Karşı Muhafazakâr Direniş: Mihail Gorbaçov’a Yönelik Darbe Girişimi ve Sonuçları

    Sadık, Ramin

    Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku’nun başat gücü Sovyetler Birliği, kuruluşundan yıkılışına kadar geçen süreçte, ülke yönetiminde muhafazakâr kanat ile reform yanlılarının kıyasıya mücadele ettiği iktidar mücadelesine şahit olmuştur. Komünist Partisi içindeki muhafazakârlar, partinin toplum üzerinde etkin olmasını, Sovyet ülkesini kapitalist dünyadan koruyan bir araç olarak lüzumlu görmüşlerdir. O nedenle daha sert bir yönetimsel yaklaşım sergilenmesinin gerekli olduğuna kanaat getirmiştir. Buna karşın, halkın sosyal ihtiyaçlarının öne çıkarıldığı bir ekonomik sistemin savunuculuğunu yapan ıslahatçılar, bir yandan partideki kemikleşmiş muhafazakâr klikle mücadele ederken, bir yandan da batılı devletlerle rekabet edebilmek adına daha fazla toplumsal özgürlükleri öne çıkaran bir yol izlemeye çalışmışlardır. Böylece Sovyetler Birliği’nin varlığı boyunca yönetimde bir mücadele yaşanmış; ancak Mihail Gorbaçov dönemine kadar genel olarak muhafazakâr kanat, bu mücadeleden hep başarıyla çıkabilmiştir. Ağustos 1991’de Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov’a karşı düzenlenen darbe teşebbüsü, Sovyet tarihinde muhafazakârlar ile ıslahatçılar arasındaki anlaşmazlık sürecinin yeni bir boyutuydu. Darbe girişimi sırasında toplum ülkede devam etmekte olan ıslahatlardan yana tavrını koyarken, Rusya Federasyonu lideri Boris Yeltsin’in Gorbaçov’dan yana tercihte bulunması teşebbüsün başarısız olmasında etkili oldu. Sonuçta darbe toplum ile Rusya liderliğinin sert direnişiyle püskürtüldü, buna rağmen Sovyetler Birliği’nin hızlı bir şekilde tarih sahnesinden silinme sürecine girdi ve o yılın sonunda feshedildi. Bu çalışmanın ana problemi, Sovyetler Birliği’nde muhafazakâr kanat ile reform yanlıları arasındaki mücadelenin kırılma noktası olan Ağustos 1991 darbe girişimini derinlemesine incelemektir. Bu bağlamda çalışma, darbeyi Sovyetler Birliği yönetiminde muhafazakârlar ile reformistler arasında yaşanan güç mücadelesi perspektifinden ele almaktadır. Çalışmada doküman analizi yöntemi kullanılmış, dönemin Rus ve Türk basını ana kaynaklar olarak incelenmiş, çeşitli birincil ve ikincil kaynaklarla harmanlanarak akademik bir metin haline getirilmiştir. Çalışma kapsamında Mihail Gorbaçov’un başlattığı ıslahatlar, ıslahatların ülkede birtakım değişiklikler meydana getirmesi, bu değişikliklerin ülkeyi yıkıma götürdüğüne inanan Komünist Partisi’nin muhafazakâr kanadının sürece engel olmaya çalışması ve sonuçta Ağustos 1991’de darbe girişiminde bulunması gibi çeşitli başlıklar değerlendirilmeye çalışılmıştır. Araştırma bulguları, muhafazakâr kanadın Ağustos 1991’deki darbe girişiminin; reformist yönetimin başlattığı yeniliklerin yarattığı dönüşüm, dönemin siyasal ve toplumsal koşulları ile Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin ve ekibinin müdahaleleri sonucunda başarısızlığa uğradığını, dahası girişimin birlik cumhuriyetlerini merkezden uzaklaşma eğilimine sevk ederek Sovyetler Birliği’nin dağılmasına giden süreci hızlandırdığını ortaya koymaktadır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    Dream Motifs as Instruments of Legitimacy and Motivation in the Ottoman Empire (1453–1566)

    Saka, Erdem

    During the foundation and expansion periods of the Ottoman Empire, various political strategies were employed to secure legitimacy, gain support, and facilitate territorial expansion. Within this framework, dream narratives emerged as important instruments of political and ideological representation. These narratives frequently included religious figures such as prophets and caliphs, who possessed strong legitimacy within the Islamic world. Dreams presented to the sultan often contained symbolic elements associated with the ideal of universal sovereignty (cihan hâkimiyeti). Dreams reportedly seen before military campaigns, foretelling victory and sometimes indicating the direction of conquest, appear to have functioned as tools of political legitimation. At the same time, these dream narratives also reflected the folkloric and cultural characteristics of the period. Celestial symbols such as the moon, sun, and stars, together with mythological motifs including birds, fish, and rams, may be interpreted as symbolic representations of cosmological beliefs, collective hopes and fears, and perceptions of power, authority, and destiny. This study draws primarily upon archival documents, alongside chronicles and other relevant contemporary sources related to the period under examination.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Samakovcuk demir madenleri’nde üretim faaliyetleri (1695-1725)

    Saka, Erdem

    Samakovcuk Dökümhâneleri, Fatih Sultan Mehmed döneminde işletildiği şeklindeki yerel bilgiye istinaden “Fatih Dökümhânesi” şeklinde adlandırılmıştır. Erken dönemlerden itibaren işletilen Samakovcuk madenlerinde XVII. yüzyılın sonlarından itibaren yeni ocaklar açılmış ve ham demir üretim faaliyetleri yoğunlaşmıştır. Buradan çıkarılan demir, İstanbul’daki harp sanayi tesislerine gönderilerek işlenmek suretiyle top güllesi ve humbara yapımında kullanılmıştır. XVII. yüzyılın sonunda ve XVIII. yüzyılın başında artan bu faaliyetler Prut Seferi’nin öncesinde de yoğunlaşmış olup, seferden sonra durma noktasına gelmiştir. Ancak 1714 yılında Venedik üzerine yapılacak seferin hazırlıklarına başlanmış olup, bu bağlamda yeni ocaklar açılmış ve üretim tesislerinin kapasitesi artırılmıştır. Akabinde ise Avusturya ve İran üzerine yapılacak seferlerin hazırlıkları münasebetiyle Tophâne ve Tersane gibi kurumlara ciddi miktarlarda demir gönderilmiştir. 1695-1725 yılları arasındaki zaman diliminde toplamda üç milyon tonun üzerinde maden ilgili kurumlara nakledilmiştir. Madenler deniz yoluyla sevk edilmiştir. Bu faaliyetleri yürüten madenciler bazı vergilerden muaf olmuşlardır. Bu çalışmada 1695-1725 yılları arasında Samakovcuk demir madenlerindeki üretim faaliyetlerinin, gönderilen demirin teslim edildiği kurumların, madenci taifesinin, üretim miktarlarının ve nakliye faaliyetlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmanın en önemli kaynaklarını Osmanlı Arşivleri’nden temin edilen vesikalar oluşturmaktadır. Araştırma-inceleme türü eserlerden de yararlanılmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    The Fundamental Principles of Ahl al-Sunna: The Views of the Jadidist Shākirjān Hamīdī

    Sever, Mehmet

    This study explores the theological boundaries and sectarian identity of the Jadīdism (Djadīdism) movement in the Idil-Ural region during the period of modernization through the lens of Shākirjān b. Asad Allāh Ḥamīdī (1878–1922 ?), one of its preeminent figures. While the scholarship on Jadīdism has predominantly focused on its educational and socio-political dimensions, this article addresses a significant lacuna by examining the preservation of Sunnī dogmatic identity within the movement. The research specifically analyzes Ḥamīdī’s seminal works, Iʿtiḳād wa-Iḳtiʿād and Sedjenjel al-Fiḳh, to delineate the theological limits set by the reformers. In terms of methodology, this research employs qualitative inquiry, utilizing text analysis and historical comparison. Centering on primary sources authored in the "New Tatar" Turkic vernacular, the study identifies and evaluates twenty fundamental principles (uṣūl) of Ahl al-Sunna as formulated by Ḥamīdī. These principles are systematically compared with classical Kalām literature and the intellectual legacy of Shihāb al- Dīn al-Mardjānī (d. 1889), the progenitor of religious reform in the region. Furthermore, the study elucidates the process of identity construction within the Jadīdī-Ḳadīmī dialectic, where Ḥamīdī defines the Sunnī self through a descriptive exclusion of "the Other," particularly the Muʿtazila and the Shīʿa.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    Anabaptist Gelenekte Spiritüalist Eğilimler: Hans Denck Örneği

    Keleş, Hatice

    Martin Luther’in başlattığı Reform Hareketi, yalnızca Protestanlığın ortaya çıkmasına yol açmamış, aynı zamanda farklı dinî yönelimlerin gelişmesine de zemin hazırlamıştır. Bu yönelimlerden biri olan Radikal Reform, Reform sürecinin daha keskin ve farklı bir çizgisini temsil etmiştir. Radikal Reform; Anabaptistler, Spiritüalistler ve Evanjelikler olmak üzere üç ana gruba ayrılmıştır. Ancak Radikal Reform'un önde gelen oluşumu ise Anabaptistlerdir. Onlar da kendi içinde Evanjelik, Devrimci ve Spiritüalist Anabaptistler olmak üzere üç ana gruba ayrılmışlardır. Spiritüalizm, Tanrı ile inananlar arasında insan ya da nesne olsun bütün maddi aracıları bastırma eğilimine denilmiştir. Spiritüalistlerin bireyselliği ön plana çıkarmalarından dolayı cemaat veya topluluk kurma gibi bir hedefleri olmamıştır. Spiritüalistlerin en önemli özelliği, Kutsal Ruh’u temel almalarıdır. Teolojik olarak, bütün dış öğelerin önemini küçümsemişler ve içsel, ilahi ve ruhsal varlığın veya Ruh’un önemine vurgu yapmışlardır. Kutsal Metinlerin lafızlarından çok içerdiği anlamın önemli olduğunu, aynı şekilde sakramentlerin de fiziksel açıdan icra edilmesinden ziyade anlamının önemli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Spiritüalistlerin genel görüşü, inananın içsel (batınî) eğiliminin dışsal (zahiri) biçimlere uymaktan daha önemli olduğu ve seremonilerin ancak inananın güvenini dışsal biçimlerden uzaklaştırıp gerçek ruhani ibadete yönelttiği ölçüde değerli olduğudur. Bu görüşlerin temsilcisi konumunda olan Hans Denck, Anabaptizm’in ve Spiritüalizmin gelişiminde çok önemli bir figür olarak görülür. Bu çalışmada, Spiritüalizm, Spiritüalist tipolojiler ile Anabaptizmin ve Spiritüal Anabaptistlerin gelişiminde önde gelen temsilcilerden Hans Denck deskriptif ve karşılaştırmalı yöntemle ele alınmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Torul ilçesinin idari yapısı ve nüfus dinamikleri üzerinden tarihsel-güncel bir analiz

    Göktaş, Serdar

    Torul, Karadeniz Bölgesi’nin iç kesimlerinde yer alan ve Gümüşhane iline bağlı, tarihî ve coğrafi açıdan önemli bir ilçedir. Tarihi İpek Yolu’nun önemli bir kesişme noktası ve güzergâhı olan Torul, bu geçmişten gelen kritik rolüne rağmen günümüzde coğrafyasının da yarattığı dezavantajlarla birlikte halkının beklentisi olan büyüme ve gelişme ivmesini bir türlü yakalayamamıştır. Şüphesiz bu ivmenin yakalanama-masının sebeplerinin tarihsel bir geçmişle birlikte ele alınması zorunluluğu bulunmaktadır. Coğrafi dezavantajı, bağlı olduğu sancak ve vilayet merkezlerinin uzaklığı, tarih boyunca yaşadığı idari değişiklikler, Torul tarihinin ve günümüzdeki durumunun belirleyicileri olmuşlardır. Bu makale, Torul ilçesinin idari taksimatının tarihsel seyrini ve güncel yapısını detaylıca incelerken, demografik hareketlerini ve bunların ilçenin sosyo-ekonomik durumu üzerindeki etkilerini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma, özellikle Erken Cumhuriyet dönemindeki idari parçalanmışlıktan, nüfusun zirveye ulaştığı 1960-1980 dönemine ve sonrasındaki yoğun dış göç ile idari küçülmenin bölge sosyo-ekonomik yapısı üzerindeki kalıcı etkilerine odaklanmaktadır. Veriler, arşiv belgeleri, dönemsel salnameler, Genel Nüfus Sayımları, bölgesel monografiler ve güncel TÜİK verileri ışığında karşılaştırmalı bir analiz sunmaktadır.

    • SDG 11 · Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar
  • MakaleAçık Erişim2025
    İlhanlı Döneminde Önemli Bir Merkez: Sugurluk (Taht-i Süleyman)

    Dayı, Özkan

    İlhanlı döneminde Sugurluk olarak adlandırılan mekân, on üçüncü yüzyıl öncesinde Sâsânîler ve Arap hâkimiyeti döneminde bir yerleşim alanı olarak kullanılmıştır. Bünyesinde Sâsânîler zamanının üç büyük mabedinden biri olan Âzergoşnasb Ateşgedesi’ni barındıran bu alan, Pehlevî kaynaklarında Genzek ve Arap kaynaklarında Şîz ismi ile anılmıştır. Bu mekân, günümüzde ise Taht-i Süleyman olarak bilinmektedir. Sâsânî döneminin en önemli mabedlerinden olan Âzergoşnasb Ateşgedesi, Sâsânîlerden sonra onuncu yüzyılın sonuna kadar faaliyetine devam etmiştir. Ateşgedenin bulunduğu bu mekâna Arap hâkimiyeti sırasında Şîz ismi verilmiştir. Şîz, on birinci yüzyıldan itibaren iki yüzyıl kadar iskân edilmemiştir. Günümüzde Taht-i Süleyman ismiyle bilinen yerleşke, İlhanlı döneminde Sugurluk ismi verilen Taht-i Süleyman, yeniden yerleşime açılmıştır. İlhanlı dönemi kaynaklarında Taht-i Süleyman, Suturlik, Surluk ve Sugurluk olarak adlandırılmıştır. İlhanlı hâkimiyetinde Sugurluk’a İlhanların ve hanedan üyelerinin konakladığı bir av köşkü ve bazı binalar inşa edilmiştir. Özellikle İlhan Abaka zamanından itibaren oldukça etkin bir şekilde kullanılan Sugurluk, devlet işlerinin görüşüldüğü, İlhanlı hanedanının özel hazinelerinin koruma altına alındığı ve devlet adamlarının konakladığı bir yazlık saray yerleşkesi veya av köşkü işlevinde hizmet vermiştir. İlhanlı tarihini ilgilendiren önemli kararların alındığı bir yer olarak çok da bilinmeyen Sugurluk, bir yazlık yerleşke olmanın ötesinde İlhanlılar zamanında önemli bir siyasi mekân durumuna da yükselmiştir. İlhanlı tarihinde önemli bir yere sahip olan Büyük Bulugan Hatun’un ordusu ile konakladığı, Şehzade Gazan’ın çocukluk yıllarının geçtiği, İlhan Argun’un vezaretine Emir Buka ve daha sonra Sa’du’d-devle’yi atadığı önemli olaylara mekân olan fakat İlhanlı tarihi araştırmalarında satır arasında kalan Sugurluk’u çalışmamızda tarihi süreci ile tanıtmayı amaçlamaktayız.

  • MakaleAçık Erişim2025
    19. Yüzyıl Divan Şairlerinden Tahsin Hasan Efendi'nin Mektupları

    Tiyek, Muhammet Akif

    Amasya, tarihi süreçte birçok önemli şair ve yazara ev sahipliği yapmıştır. Bu şairlerin kimi şöhretleriyle ve yazmış olduğu eserlerle gelecek nesillere adını iletirken kimi de bu meşhur şairlere nispetle adı, sanı daha az duyulan ve tarih sahnesinde daha az görünür olanlardır. Meşhur olmayan bu şairlerden biri de 12 Safer 1292/20 Mart 1875 tarihinde Amasya'da Hacı Hamza Mahallesi'nde dünyaya gelen Tahsin Hasan Efendi'dir. Kapancızade Medresesi müderrisi Mehmed Nuri Efendi'nin büyük oğlu olan Tahsin Hasan, annesini çocuk yaşta kaybettiği için ilk eğitimiyle babası ilgilenmiştir. Rüştiye mektebindeki eğitiminden sonra bir müddet öğretmenlik yapan Tahsin Hasan, kendisini ilmî olarak daha fazla geliştirmek amacıyla önce Amasya Bekir Paşa Medresesi müderrislerinden Hafız Abdurrahman Kâmil Efendi'den daha sonra ise İstanbul'a giderek Perşembeli Ahmed Remzi Efendi'den dersler almıştır. O, güzel yazma becerisine sahip olmasından dolayı katiplik ve hocasının kayıt memuru olması sebebiyle de ona yardımcılık yapmıştır. Buna ek olarak mülazımlık, askerî mahkemede yardımcılık ve devriyye müderrisliği gibi çeşitli görevlerde de bulunmuştur. Tahsin Hasan'ı diğer şairlerden ayıran yönünün geçirmiş olduğu ruhi sıkıntılar olduğu söylenebilir. Zeki, yetenekli, güler yüzlü âlim ve şair olan Tahsin Hasan, ruhi sıkıntılar nedeniyle içine kapanmış ve durgun bir insan hâlini almıştır. Söz konusu durum onu 17 Zilhicce 1317/18 Nisan 1900 tarihinde Yörgüç Paşa İmaretinden atlayarak intihara giden bir sona sürüklemiştir. Bu trajik son, şairin yaşadığı içsel çatışmaların ve ruhsal sıkıntıların büyüklüğüne işaret etmektedir. Müellifin tespit edilebilen tek eseri Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Prof. Dr. Halil İnalcık Kütüphanesi Mustafa Con A 53'te kayıtlı olan Divan'ıdır. Şairin hayatı üzerine inşa edilmiş bir eser olduğu söylenebilecek Divan'ında Nelmî ve Tahsin mahlaslarını kullandığı görülmektedir. Divan'ının ilk ve son kısmında içinde bulunduğu ruh hâlini yansıtan, duygularını aktardığı, tekrarlar hariç olmak üzere, on bir mektuba yer verilmiştir. Mensur bir şekilde kaleme alınan mektupların bir kısmı müsvedde şeklinde olup ilk kısımda yer alan mektupların tebyiz edildiği söylenebilir. Mektupların ikisinin ise yarım kaldığı görülmektedir. Mektupların neden tamamlanamadığına ilişkin herhangi bir bilgi tespit edilememiştir. Mektuplarda şairin anlatımındaki samimiyet ve yaşadığı gelgitler ise dikkat çekici olup şairin ruhi bunalımlarına, içinde bulunduğu durumun giderek daha ağır bir hâl aldığına şahitlik edilmektedir. Ayrıca müellif, mektuplarda anlatımını desteklemek amacıyla Arapça, Farsça, Türkçe şiir ve ibarelerden faydalanmıştır. Çalışmada Divan'da bulunan mektuplar incelenerek şairin içsel mücadeleleri, mektuplarda iletmek istediği mesajlar ve trajik sonu, onun yaşam öyküsünü anlamak adına mektuplar üzerinden ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bu kapsamda çalışmada öncelikle Tahsin Hasan Efendi'nin hayatı hakkında bilgiler verilmiş, akabinde onun mektuplarının muhtevasına değinilmiştir. Çalışmanın sonunda ise onun yazmış olduğu mektuplar çeviri yazıya aktarılmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Necip Fazıl’s Ideolocia Pattern: A Thematic Analysis

    Yazıcı, Sinan

    Having made significant contributions to Turkish thought, Necip Fazıl Kısakürek is a thinker who has made serious contributions to the intellectual, philosophical, literary and political environment of our country. Despite this characteristic, he is known in our country only as a poet and writer who has produced important works in various fields of literature. For this reason, Necip Fazıl Kısakürek, who is referred to as a master in Turkish literature by some circles, is known as a poet who has the title of İkinci Sultanu'ş Şuara (Sultan of Poets) after Baki, and is also a thinker who has produced important works in the intellectual/political field. His works titled "Western Thought and Islamic Sufism" and "Ideolocya Örgüsü" are among his most important works as a thinker and political thinker. This study aims to reveal the foundations of Necip Fazıl's views on political and administrative order. For this reason, thematic content analysis was applied to Necip Fazıl's most important work on political and administrative order, "İdeolocya Örgüsü". Rather than defining the political and administrative structure envisaged by Necip Fazıl at a descriptive level, the aim was to reach the main reasons for envisaging this structure. With the literature review conducted in line with this purpose, both the political atmosphere of the period and the biography of the thinker and other important information on the subject were reached. Thus, the implicit meaning was tried to be discovered together with the themes obtained as a result of the analysis. As a result of the study, it was revealed that "İdeolocya Örgüsü" and the political and administrative model called "Başyücelik Devleti" proposed by Necip Fazıl were a result. The main reason leading to this result was understood as a result of the analysis as the decline process that started in the 16th century and continued until today.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2025
    Horasan’da Dinî Hayat ve Tasavvuf: İlhanlılar Dönemi

    Durmuşoğlu, Kurban

    İlhanlılar dönemi, Orta Çağ İslâm dünyasında önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu dönem, siyasî ve toplumsal yapıların yeniden şekillendiği, dinî ve kültürel dönüşümlerin yaşandığı bir süreçtir. Bu bağlamda İran ve Hint geleneğinin buluştuğu kavşak noktası konumundaki Horasan coğrafyası da bu dönemde dinî ve tasavvufî hareketlerin merkezi olmuştur. İlhanlılar dönemi, bölgedeki İslâmî yapının şekillendiği ve tasavvufî düşüncenin güçlendiği bir dönemdir. Çalışma, bu süreçteki siyasî faktörlerin dinî yaşama nasıl etki ettiğini ele alırken, tasavvufun hem halk arasında hem de yönetim düzeyinde nasıl bir rol oynadığını analiz etmektedir. Çalışmada tasavvufî ekollerin ve tarikatların yayılımı, dinî liderlerin ve sûfîlerin toplum üzerindeki etkileri ve İlhanlı yönetiminin tasavvufa yaklaşımı gibi konular ele alınmaktadır. Çalışma, kaynaklardan elde edilen verilerle, dönemin dinî atmosferine dair kapsamlı bir analiz sunmayı hedeflemektedir. Araştırmada, Horasan’daki İslâmî pratiklerin ve tasavvufî düşüncenin nasıl bir dönüşüm geçirdiği; İlhanlıların bölgedeki dinî politikalarının bu dönüşüme nasıl yön verdiği incelenmektedir. Ayrıca, çalışmada dönemin önde gelen mutasavvıflarının ve dinî liderlerinin, Horasan’da dinî hayatın şekillenmesindeki rolleri üzerine de yoğunlaşmaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Selçuklu dönemi iran’ında arapça yazan müellifler

    Dayı, Rumeysa Bakır

    On birinci yüzyılda İran coğrafyası Selçuklu hâkimiyetine girmiş, İslâmî dönem içerisinde kültür, sanat ve edebiyat açısından parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. Selçuklu devlet adamlarının desteği ile Fars edebiyatının yanı sıra Arapça ve Arap edebiyatı da gelişim göstermiştir. İslamiyet’in yaygınlaşması ve Arapların İran’ı fethetmesi ile Arapça da siyasi bağlamda kendini göstermiş, Arapların İran topraklarına göç etmesi ile hızlanmıştır. Arap dilinin İran topraklarında yaygınlaşması, İran lehçeleri üzerinde daha çok sarayda kullanılan Pehlevice’nin üzerinde etki bırakmış hatta onu gölgede bırakmıştır. Siyasi ve divani konularda Arapçanın zorunlu hale gelmesi, Arapça kelimelerin de dile girmesine yol açmıştır. İslam kültüründe dini ve edebi ilimlerin Arapçaya çevrilmesi ve İran’da eğitim merkezlerinin açılması, Arap dilinin İranlılar arasında giderek yaygınlaşmasını sağlamıştır. Pehlevice’den Arapçaya çeviri yoluyla başlayan dil çalışmaları, şiir nazmetme ve dilbilim çalışmaları ile ortaya çıkmış, saray idaresinin desteği ile de hız kazanmıştır. Bu çerçevede Arapça ve Farsça bir milletin edebi, kültürel ve günlük hayatında ortak bir dili haline gelmiştir. İran halkı Arapça ile tanıştıktan sonra Farsça ve Arapça kelimeleri birleştirmiş iki dili tek bir potada harmanlamışlardır. Hatta bazı kelimeleri olduğu gibi alıp kendi dillerine yansıtmışlardır. Selçuklu İranı’nda, Arapça söz söyleyen büyük şair ve yazarlar ortaya çıkmış, Arap edebiyatı İran’da yükselişe geçmiştir. Bu durumda dini ve siyasi otoriterler içerisinde belli bir konuma ulaşmak isteyen kişiler, bu dili öğrenmek, yazışma ve konuşmada bu dili kullanmak zorunda olduklarını fark etmişlerdir. Arapça nazım ve nesir yazanlar, sultanların yanında ve hizmetinde büyük ikram ve iltifat görmüşlerdir. Özellikle bu dönemde müelliflerin eserlerinde Arapçayı tercih etmelerinin en önemli nedenlerinden biri kültürel etkileşimin yanında Arapçanın edebî sanatlar açısından daha hazır oluşu ve daha yerleşmiş anlatım tarzına sahip oluşudur. Ayrıca bu dönemde nesir konularında dinî, ilmî ve edebî alanlarda çeşitlilik meydana gelmiş, bu da İranlı müelliflerin dikkatini cezbetmiştir. Zira Arap ve İran topraklarında mensur çalışmalar Arap müelliflerden önce İran asıllı müellifler tarafından kaleme alınmış, tercüme hareketleri ile Arapçaya kazandırılmıştır. Örneğin Arap nesrinin gelişimi konusunda hem Pehleviceyi hem Arapçayı iyi bilen Ibn Mukaffa’nın ve Arapça risale yazan ve bu türü yeniden düzenleyen Yahyâ el-Kâtib’in adı zikredilebilir. Söz konusu bu 8.yy ediplerin yanında Selçuklu döneminde de ünlü Arapça yazarlar bulunmaktadır. Kübrevî tarikatının lideri büyük âlim Seyfüddîn el-Bâharzî, dil ve edebiyat âlimi Hâtib-i Tebrizî, saray kâtibi ve şecere âlimi Tuğrâî, tarihçi, şair ve yine soy bilimci Ebîverdî, ünlü Selçuklu vezirlerinden Enûşirvan b. Hâlid İran asıllı Arapça eserler kaleme alan müellifler arasında bulunmaktadır. Çalışmada, Selçuklu dönemi İran coğrafyasında Arapçanın tercih edilme nedenleri ele alınıp İran’da Arapça eserler kaleme alan ve Arapça yazılan eserleri şerh eden İranlı müellifler incelenecektir.

    AtıfOpenAlex1
    TR Dizinİncele