Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları
Alt birimler
Araştırmacılar(38)
- Akboğa, Gökçenur
- Akkoyun, Tuğba
- Akpınar, Ahmet
- Aktaş, Esat
- Aktaş, Hasan
- Aktaş, Yasemin
- Alumur, Sedanur
- Aytaç, Aslıhan
- Azılı, Kenan
- Büyükada, Merve
- Çapan, Ezgi
- Çelik, Ali
- Çetinkaya, Canan
- Dayı, Özkan
- Doğrul, Ata Cantürk
- Durmuşoğlu, Kurban
- Eşki, Fatih Mehmet
- Göktaş, Serdar
- Güngör, Zeynep
- Güzel, Ferdi
- İlhan, Hüseyin
- Kabak, Turgay
- Kahraman, Yakup
- Kalaycı, Adil
- Karaca, İlhan
- Karaduman, Ruken
- Keskin, Abdurrahman
- Koç, Tuğba Akkoyun
- Köksal, Fatih
- Oruç, Osman
- Özdemir, Gazi
- Özdoğanoğlu, Arzu
- Payaz, Nagehan
- Sadık, Ramin
- Saka, Erdem
- Uçar, Uğur
- Yıldırım, Yıldıray
- Yurttaş, Süleyman
Birim yayınları
169 →- MakaleAçık Erişim2026Azerbaycan-suriye ilişkileri (1991-2025)
Sadık, Ramin
1991 yılında bağımsızlığını yeniden sağlayan Azerbaycan, kısa sürede dünya devletleri tarafından tanınmış ve çok sayıda ülkeyle ikili diplomatik ilişkiler tesis etmiştir. Kuşkusuz Azerbaycan açısından Ortadoğu coğrafyası da stratejik ve kültürel bakımdan önem arz eden bir bölge olarak öne çıkmıştır. Laik bir yapıya sahip olmasına rağmen Müslüman kimliğini koruyan Azerbaycan, bu yönüyle Ortadoğu ülkeleriyle doğal bir yakınlık içerisinde olmuştur. Ayrıca tarihsel süreç içerisinde özellikle Ortadoğu’nun kuzey kesimleriyle Azerbaycan arasında derin tarihi ve kültürel bağlar oluşmuştur. Nitekim söz konusu bölgeler tarih boyunca Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safeviler gibi çeşitli Türk hanedanlıklarının hâkimiyetinde bulunmuştur. Bağımsızlığını kazandıktan sonra Azerbaycan, Ortadoğu bölgesindeki İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün gibi ülkelerle diplomatik ilişkiler kurmuştur. Bu kapsamda Suriye ile diplomatik ilişkiler 28 Mart 1992 tarihinde tesis edilmiştir. Azerbaycan ile Suriye arasındaki ilişkiler, 2011 yılına kadar hem ikili düzeyde hem de Birleşmiş Milletler ile İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası örgütler çerçevesinde gelişme göstermiştir. 2011 yılında ise Arap Baharı’nın Suriye’yi etkilemesi ve ülkede iç karışıklıkların başlamasıyla birlikte, iki ülke arasındaki ilişkiler yavaşlamış ve zamanla tamamen durmuştur. 2015 yılından, Beşar Esad’ın görevden ayrıldığı 2024 yılının sonlarına kadar olan dönemde ise Azerbaycan ile Suriye arasındaki diplomatik ilişkiler tamamen kesilmiştir. Bu çalışmada Azerbaycan-Suriye ilişkileri ele alınmakta olup, konuya dair gerek Azerbaycan’da gerekse Türkiye’de kapsamlı ve bütüncül bir akademik incelemenin bulunmadığı tespit edilmiştir. Bu eksiklikten hareketle, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler çeşitli kaynaklar doğrultusunda incelenmiş ve tarihsel gelişim süreciyle birlikte değerlendirilmiştir.
- MakaleAçık Erişim2026İbrahim Paşa’nın Muhallefatında Giyim-Kuşam Kültürü: Erken 16. Yüzyıl Osmanlı Seçkin Tüketimine Dair Bir İnceleme
Saka, Erdem
İbrahim Paşa, vefat ettiğinde muhallefatındaki giyim-kuşam eşyaları kadife, çatma, serâser, kutnî, ipek, kirpas, çuka, atlas, kemhâ, tafta ve boğasi gibi dokuma türlerinden oluşmaktaydı. Börk, kaftan, kürk, sarık, hil‘at, mendil, ferâce ve dolama gibi eşyaları da bu dokuma türlerinin ürünleriydi. Dokuma ürünlerinin yanı sıra gösteriş unsuru olan hançer, yatağan, bozdoğan gibi silahlar da kayıtlar arasındadır. Paşa’nın giyim-kuşam unsurları, albenisi yüksek olan değerli mallar olup Hindistan, İran ve Avrupa dokumalarının Osmanlı seçkinleri nezdindeki cazibesi ile dönemin lüks ve popüler giyim trendini yansıtmaktadır. Aynı dönemde Osmanlı ürünlerinin bazılarının yurtdışında alıcı bulduğu da nazara alınırsa yerel malların da küresel ilgiye mazhar olduğu söylenebilir. Bununla birlikte Paşa’nın terekesinde bir kent fuarında bulunabilecek giyim-kuşam eşyalarının ve kumaş türlerinin çoğunu görebilmek mümkündür. Avrupa tekstil ürünleri Osmanlı bürokrasinin en değerli diplomatik hediyelerdendi. Ayrıca önemli merasimlerde yerlere döşenen değerli kumaşların başında da Milano’da üretilen altın yaldızlı kumaşlar gelmekteydi. İbrahim Paşa’nın lüks eşyaları, Avrupa dokuma ürünlerinin yanı sıra Asya kumaşlarının da Osmanlı seçkinleri nezdinde cazip lüks ürünler olduğunu teyit etmektedir. Küresel kent fuarlarını aratmayacak bu ürünler küresel giyim-kuşam kültürü olduğunu da göstermektedir. Ticarete konu olan ürünler vesilesiyle taraflar arasında kültürler de transfer edilmekteydi. Yani dokuma ürünleri pazar ve fuar gibi yerler vesilesiyle yerel ve küresel kültür taşıyıcısı mahiyetindeydi. Bu çalışmada bir Osmanlı seçkininin terekesini içeren Başbakanlık Osmanlı Arşivi Muhallefat Halifeliği (BOA. D.BŞM.MHF.d) tasnifindeki “12349-K.” numaralı defter ışığında yerel ve küresel mahiyetteki giyim-kuşam unsurlarını, devrin revaçtaki lüks dokumalarını, bu tür ürünlerin fiyatlarını ve küresel tekstil ticaretinin yönünü aydınlatıcı verilerin ele alınması amaçlanmıştır.
- MakaleAçık Erişim2026Scopus SJRQ3Osmanlı Taşrasında Asayişin Sağlanmasında Örnek Bir Uygulama: Canik Sancağında Gürcü Sürgünü [1887-1895]
Aktaş, Esat
Osmanlı Devleti, toplumsal huzuru ve asayişi sağlayabilmek için birçok tedbire başvurmuştur. Bu tedbirlerden biri de huzuru bozanların sürgüne gönderilmesidir. Sürgün cezasının uygulandığı kesimlerden biri, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın etkisiyle Batum ve çevresinden Trabzon Vilayeti sınırlarına gelen Gürcülerdir. Vilayet genelinde Gürcülerin kalabalık olarak iskân edildiği yerler, Canik sancağına bağlı Ünye ve Fatsa ile merkeze bağlı Ordu kazalarıdır. Bu bölgeye iskân edilmeleriyle birlikte geldikleri yerdeki yaşam biçimlerini sürdürmeyi isteyen Gürcülerden bazıları, eşkıyalık faaliyetlerinde aktif rol almış ve yerli halka da büyük zarar vermiştir. Yerel makamların girişimleriyle bu zararın engellenmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla Ünye başta olmak üzere Fatsa, Terme ve Ordu kazasındaki Gürcülerin ileri gelenlerinden eşkıya ile bağlantısı olan bazı kişi ve aileler, 1887 yılında padişah iradesiyle Sivas, Kastamonu, Ankara, Konya ve Erzurum gibi farklı vilayetlere sürgün edilmiştir. Sürgünlerden birkaçı resmî makamların izniyle yer değiştirirken önemli bir kısmı da firar ederek geri dönmüştür. Geri dönüp eşkıyalığa devam edenler ise ikinci defa sürgüne tabi tutulmuştur. Bu çalışmada, Osmanlı Arşivi’nde bulunan belgeler üzerinden sürgüne tabi tutulanların sürgün sebepleri, nasıl ve nerelere sürgün edildikleri, sürgün yerlerinden firar edip etmedikleri tespit edilmeye çalışılacaktır.
- MakaleAçık Erişim2026Tarihî kahramanlık filmlerinde mit-ritüel boyut ve seyir deneyimi: toplumsal yapının yeniden üretimi
Köksal, Fatih
Bu çalışma, Türk sinema tarihinde 1950’li yıllarda ilk örneği beliren tarihî fantazya ya da diğer adlarıyla kostüme avantürleri, tarihî kahramanlık filmlerini toplumsal yapının yeniden üretimi noktasında mit-ritüel boyut ve seyir deneyimi açısından incelemeyi amaçlamaktadır. İnsanoğlu ölüm gerçeği karşısında ritüellerle anlam üretme çabasına girişmiş; yine ölümle ilişkili olarak geleceğin belirsizliğiyle bağlantılı kaygılarını toplumsal düzeni tesis eden uygulamalarla denetim altına almaya çalışmıştır. Ritüelimsi yapılar, insanın varoluşsal gereksinimlerini karşılamak üzere birtakım kültür ürünleri ile modern toplumda da varlığını sürdürmektedir. Bu bağlamda, ilk bakışta gerçeklikle ilişkisi sınırlı ve dost–düşman karşıtlığına indirgenmiş görünen melodramlara, özelde kahramanlık filmlerine yönelik tükenmeyen ilgi, bu türün içerik, yapı ve kaynakları bakımından mit-ritüel bir boyuta sahip olmasıyla açıklanabilir. Tarihî kahramanlık filmleri, ritüel gereksinimlerin tezahürü olarak mitik içerik ve sunduğu ritüel deneyim ile toplumsal bireyin yapı içindeki konumunu pekiştirmekte ve mevcut toplumsal düzeni yeniden üretmeye hizmet etmektedir. Tarihî kahramanlık filmleri, her tür filmi gibi toplumsal hiyerarşilerin uzlaşı içinde yapının yeniden üretilmesini sağlayan ritüelistik kültürlenme faaliyetleridir. Özellikle tarihî kahramanlık filmleri mit ve ritüellerle olan geleneksel bağı ile toplumsal normların, kültürel sembollerin taşıyıcılığını üstlenmektedir. Tarihî fantazyalar bu görevi hem film ölçeğinde hem de seyirciyle kurduğu ilişkiyle ihya etmektedir. 1952 tarihli Kızıl Tuğ filmiyle başlayan, kökleri mitlere, destanlara, popüler edebiyata dayanan türün varlığı, toplumun gereksinimlerine binaen kültür hayatımızda devam etmektedir. Tür filmi olarak değerlendirilen tarihî kahramanlık filmleri, sinema sanatı ve yansıttıkları tarihsel gerçeklik bakımından çoğunlukla dikkate değer bulunmamıştır. Buna karşın birtakım toplumsal gerçekleri görünür kıldığı gerekçesiyle sosyal bilimlerin göz ardı edemediği bir boyutta ve süreklilikte seyirci ilgisini çekmektedir. Öyle ki tarihî fantazyaların da türsel olarak dâhil olduğu melodramlara yönelik bu ilgi, arkaik dönemdekine benzer bir duygusal algılama biçimiyle ya da mitik bir bilinçle ilişkilendirilmiştir. Bu ilgiyi yönetenlerin amaçları ise sıklıkla mitlerin eylemsel boyutu olan ritüellerin birtakım işlevlerinden yararlanmak suretiyle onların meşruiyet yaratma gücüyle açıklanmıştır. Ritüel bir süreç ve işlevle ilişkilendirilebilecek ilgiye mazhar olan tarihî kahramanlık filmlerinin beslendiği kaynaklar açısından içerik itibarıyla mitlerle ilişkisi de sorgulanmıştır. Sonuç olarak literatürdeki çalışmalarda filmlerin mitler ve ritüellerle olan ilişkisi üzerinde durulmasına karşın toplumsal yapının yeniden üretilmesinde bu işlevin nasıl kurgulandığı ve yapısı tartışılmamıştır. Dolayısıyla bu çalışmada bir içerik analizi yapmaksızın daha önce yapılmış çalışmaları destekleyecek şekilde öykü ve seyir deneyimi, ritüel sürecin sekanslarıyla ilişkilendirilecektir. Toplumsal normların, kültürel sembollerin taşıyıcılığını üstlenen tarihî kahramanlık filmleri, bu mitsel içerikleri bir ritüel mekân olarak beliren sinema salonlarında, TV karşısında sunmaktadır. Film kahramanları ve seyirci, ritüel bir yapı içerisinde Arnold van Gennep’in terimleriyle “ara/eşik” bölgede, Victor Turner’in ifadesiyle “eşiktelik”te bir “komünitas” üyesi olarak, ritüellerde bu aşamada uygulanan tecrit, sınama ve eğitim misyonu gereğince toplumun genel otoritesini temsil eden geleneği-mitleri öğrenerek, yapıya olan inancını tekrar tekrar güçlendirerek toplumsal yapıyı içselleştirmektedir.
- MakaleAçık Erişim2026Millî Mücadele Dönemi’nde Dinî Nitelikli Bir Ayaklanma: Şeyh Eşref İsyanı
Uğur, Uçar
Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ve Anadolu’daki işgallerin artmasıyla birlikte, yerel direniş hareketleri de güçlenmiştir. Merkezî ve yerel otoritenin zayıflaması iç isyanları da beraberinde getirmiştir. 1919 yılında Bayburt’ta meydana gelen isyan bu mahiyettedir. Kendisini peygamber ilan eden Şeyh Eşref, dinî ve siyasî bir liderlik üstlenmiş ve bölgedeki halkı organize etmiştir. İsyan, merkezî otoriteye karşı bir başkaldırı olarak ortaya çıkmış ve Şeyh Eşref’in nüfuzu, yerel yönetimler tarafından tehdit olarak algılanmıştır. Mustafa Kemal’in nutuklarında bu olaya değinmesi, isyanın ulusal bağımsızlık Mücadelesi bağlamındaki önemini ortaya koymaktadır. İsyanın başlangıcı, Şeyh Eşref’in dinî söylemleri ve halk üzerindeki etkisiyle şekillenmiştir. İsyan kısa sürede Bayburt, Gümüşhane ve Trabzon’a kadar yayılmıştır. Özellikle dinî telkinlerle mürit toplayan Şeyh Eşref, zamanla tehlike arz etmeye başlamıştır. Yaşanan gelişmeler üzerine yerel yöneticiler bu faaliyetlere son vermek için harekete geçmiştir. İsyanın bastırılması için gerçekleştirilen askerî harekât ile 25 Aralık 1919 tarihinde çatışmalar başlamış ve Şeyh Eşref tüm uyarılara rağmen teslim olmamıştır. Bunun sonucunda şeyh öldürülmüş, müritleri de teslim olmuştur. İsyanın bastırılması sırasında biri binbaşı olmak üzere 18 asker şehit olmuş, 43 kişi de yaralanmıştır. Çalışma ele alınırken öncelikle Osmanlı Arşivi kaynaklarından, süreli yayınlardan, telif ve tetkik eserlerden yararlanılmıştır.
- MakaleYalnız künye2026Scientific Relations of the Ilkhanate State (Examples of China, India, and Egypt)
Dayı, Özkan
Despite the negative effects of the Mongol invasion in the thirteenth century, many countries, geographies, nations, and cultures found the opportunity to come together. This situation also led to the interaction of scientific and cultural elements, which had been limited politically and militarily, with each other. This period of interaction in scientific fields continued during the Ilkhanate, which was established in the Near East as a branch Mongol state after 1256. In addition to their commercial and political relations, the Ilkhanates maintained scientific exchanges with China, India, and Egypt. During the Mongol era, scientific relations were initially established by scholars and mueddibs who sought refuge in these regions to escape the Mongol invasion and received protection. With the arrival of Ilkhan Hülegü in the Near East, the Ilkhanids, also known as the Iranian Mongols, continued their scientific relations by establishing educational institutions, scientific research centers, and patronizing scholars. Scientific relations with the Yuan dynasty in China, the Delhi Turkic Sultanate in India, and the Mamluks in Egypt became a state policy consistently pursued by the Ilkhanate in a scientific sense during this period. In this study, we aim to convey the Ilkhanate's scientific relations with the geographies of China, India, and Egypt.
- MakaleAçık Erişim2026Educational Institutions Opened by Tsarist Russia in Azerbaijan in the XIXth Century within the Framework of Russification and Assimilation Policy
Sadık, Ramin
Azerbaijan, which fell under the occupation of Tsarist Russia at the beginning of the XIX century, faced the Russification and assimilation policy of the administration in cultural terms as well as being exploited in other areas. The Tsarist government tried to tear Azerbaijani Turks away from their past and aimed to assimilate them completely as an ultimate goal. The primary way of this was to raise loyal subjects in the region. In this context, the administration first tried to attract the nobles of the region and implemented a social engineering programme by providing Russian education to their children. For the implementation of this policy, the government considered it important to open state schools. Therefore, the administration started to establish state schools with the aim of Russification and assimilation of the people. The aim of this study is to determine that Tsarist Russia opened state schools in Azerbaijan in the XIX century with the aim of Russification and assimilation of the population. In this context, document analysis, which is a qualitative research method, was used in the study. During the study, the published archival documents containing the laws of the Tsarist administration were reviewed, the news of the Kavkaz newspaper on the subject and the Caucasus Calendar published every year were examined, as well as the information in first and second-hand sources were evaluated and used during the writing.
- MakaleAçık Erişim2026Nilgün Marmara’nın İzlenimci Şiir’inde Varoluşçuluk Akımının İzleri
Aytaç, Aslıhan
Nilgün Marmara, 1980 sonrası Türk edebiyatında özgün şiirleri, günlükleri ve denemeleriyle önemli yer edinerek tanınırlık kazanan çok yönlü bir şairdir. Yirmi dokuz yıllık kısa hayatı boyunca ontik bir çıkmazda bulunduğunu hisseden şair, dünyevi yaşamdaki açmazları; varoluşsal bunalım, ölüm, hiçlik, yabancılaşma, yalnızlık, arayış, umutsuzluk, karamsarlık, kırgınlık düzleminde irdelerken zamanı bir tutsaklık hâli olarak algıladığını şiirlerinde simgesel biçimde dile getirir. Varoluşsal olarak varlık karşısında hiçlik, yaşam karşısında ise ölüm istenci duyan Nilgün Marmara, kaçınılmaz son tarafından kuşatılan umutsuz bireyin trajik yaşamını, özgürlük bilinci ekseninde sorgulayarak şiir evrenini kurar. Bu bağlamda anlamsız bir evrenin içine atıldığını düşünen şair, şiirlerinin anlam dünyasını hiçlik ve ölüm temleriyle meydana getirirken kırılgan duyarlılığını gösterir. Şiir evrenini melankolik ruh hâli ekseninde kuran Nilgün Marmara, İzlenimci Şiir’de, varoluşa dair ikilemlerini diyalektiklerden yola çıkarak imgeleştirmeyi tercih eder. Bu yönüyle şair, özne- benin bunalımlı ruhundaki çelişkili tutumu; varlık ve hiçlik, yaşam ve ölüm diyalektiği düzleminde belirginleştirmeyi tercih eder. Nilgün Marmara, yazın yaşamı boyunca sorguladığı diyalektik ilişkiler aracılığıyla insani nüveyi meydana getiren niteliklerin yanı sıra varoluşçuluk felsefesinde önemli yere sahip olan çeşitli sorunsalları, estetik düzlemde ele alarak sanatsal yaratıya dönüştürür. Nilgün Marmara’nın biyografik detaylarına dair örtük göndermeler içeren şiirde, dünyaya atılmış ve ölüme yazgılı varlığın ‘şimdi ve burada’daki yurtsuzluk hissi, imgesel olarak okuyucuya sunulurken kapalı bir söylem biçimi benimsenir. Çalışmada, İzlenimci Şiir’in imgesel yapısı incelenerek varoluşçu felsefenin şiire konu edildiğinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır.
- MakaleAçık Erişim2026Kuzeydoğu Anadolu'da Bir Doğrusal Yapı: Sınır Hattı Üzerine Bazı Tespit ve Değerlendirmeler
İlhan, Hüseyin
Kuzeydoğu Anadolu’da yer alan Bayburt-Gümüşhane toprakları, Anadolu’yu Kafkasya ve Karadeniz kıyı şeridiyle buluşturan tarihsel bir geçiş koridoru niteliği taşır. Nitekim yörede yürütülen yüzey araştırmaları, bu işlevi doğrular biçimde, kale ve gözetleme kulelerinden höyük, han ve köprülere kadar zengin bir arkeolojik-kültürel envanter ortaya koymuştur. Araştırmalar sırasında tespit edilen arkeolojik bulgulardan biri de büyüklüğü ile dikkat çeken bir doğrusal yapıdır. Kelkit ve Çoruh havzalarını ayıran su ayrım çizgisinin birkaç km doğusundan, Gümüşhane'nin Köse ilçesine bağlı Altıntaş Köyü'nün hemen kuzeyinden başlayarak, Bayburt sınırları içerisinde yer alan Pulur Dağları üzerinde sona eren bu yapı, başlangıcından sonuna kadar yaklaşık 24 km'dir. Özellikle İkindi Tepeleri ve Pulur Dağları üzerinde doğrusal yapının izleri açık bir şekilde görülebilmektedir ancak ovalık arazilerde bu izleri takip edebilmek oldukça güçtür. Kuzey-güney ekseninde uzanan ve ortalama 5 m genişliğinde bir moloz taş yığını şeklinde karşılaşılan yapının, takip edilebilen yüksek araziler üzerindeki kısmı 15 km'dir. Kelkit Havzası'na oldukça kolay bir geçiş imkanı sunan ve doğu-batı ulaşımında bir koridor niteliğindeki Mormuş Ovası ve Gökçedere Vadisi, stratejik birer topografyadır. Bu bağlamda yapı ve etrafında gerçekleştirilen arazi çalışmaları neticesinde, doğrusal yapı ve bununla ilişkili diğer yapıların bir sınır hattını oluşturduğu anlaşılmıştır. Söz konusu sınırın tarihlendirilmesi amacıyla uzun soluklu bir inceleme yürütülmüş; sahadaki benzer mimari özellikler ile seramik buluntular bütüncül olarak ele alınmıştır. Bütüne ait bir parça olduğu anlaşılan bu doğrusal hat, yakın çevresindeki ve muhtemel devamı üzerindeki çeşitli arkeolojik izlerle birlikte değerlendirildiğinde, bu toprakların uzun soluklu bir sınır işlevine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu tespit ışığında Doğu Roma İmparatorluğu'nun sınırlarda İslam orduları ile yoğun mücadeleler verdiği özellikle 7. yüzyıl sonları ve 8. yüzyıl başlarından 11-12. yüzyıllara kadar, zaman zaman önemini kaybetse de bu hattın sınır olarak kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Dahası Doğu Roma İmparatorluğu'nun sınır yönetimine dair birçok kavramın somutlaştırılması ve örneğinin sunulması bu alanda yeni bir ufuk açmıştır. Bu bağlamda bu çalışma, söz konusu doğrusal yapı temelinde bu sınır hattını aydınlığa kavuşturmayı ve bu konudaki çeşitli tespitleri aktarmayı amaçlamaktadır.
- MakaleAçık Erişim2026Reformist Yönetime Karşı Muhafazakâr Direniş: Mihail Gorbaçov’a Yönelik Darbe Girişimi ve Sonuçları
Sadık, Ramin
Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku’nun başat gücü Sovyetler Birliği, kuruluşundan yıkılışına kadar geçen süreçte, ülke yönetiminde muhafazakâr kanat ile reform yanlılarının kıyasıya mücadele ettiği iktidar mücadelesine şahit olmuştur. Komünist Partisi içindeki muhafazakârlar, partinin toplum üzerinde etkin olmasını, Sovyet ülkesini kapitalist dünyadan koruyan bir araç olarak lüzumlu görmüşlerdir. O nedenle daha sert bir yönetimsel yaklaşım sergilenmesinin gerekli olduğuna kanaat getirmiştir. Buna karşın, halkın sosyal ihtiyaçlarının öne çıkarıldığı bir ekonomik sistemin savunuculuğunu yapan ıslahatçılar, bir yandan partideki kemikleşmiş muhafazakâr klikle mücadele ederken, bir yandan da batılı devletlerle rekabet edebilmek adına daha fazla toplumsal özgürlükleri öne çıkaran bir yol izlemeye çalışmışlardır. Böylece Sovyetler Birliği’nin varlığı boyunca yönetimde bir mücadele yaşanmış; ancak Mihail Gorbaçov dönemine kadar genel olarak muhafazakâr kanat, bu mücadeleden hep başarıyla çıkabilmiştir. Ağustos 1991’de Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov’a karşı düzenlenen darbe teşebbüsü, Sovyet tarihinde muhafazakârlar ile ıslahatçılar arasındaki anlaşmazlık sürecinin yeni bir boyutuydu. Darbe girişimi sırasında toplum ülkede devam etmekte olan ıslahatlardan yana tavrını koyarken, Rusya Federasyonu lideri Boris Yeltsin’in Gorbaçov’dan yana tercihte bulunması teşebbüsün başarısız olmasında etkili oldu. Sonuçta darbe toplum ile Rusya liderliğinin sert direnişiyle püskürtüldü, buna rağmen Sovyetler Birliği’nin hızlı bir şekilde tarih sahnesinden silinme sürecine girdi ve o yılın sonunda feshedildi. Bu çalışmanın ana problemi, Sovyetler Birliği’nde muhafazakâr kanat ile reform yanlıları arasındaki mücadelenin kırılma noktası olan Ağustos 1991 darbe girişimini derinlemesine incelemektir. Bu bağlamda çalışma, darbeyi Sovyetler Birliği yönetiminde muhafazakârlar ile reformistler arasında yaşanan güç mücadelesi perspektifinden ele almaktadır. Çalışmada doküman analizi yöntemi kullanılmış, dönemin Rus ve Türk basını ana kaynaklar olarak incelenmiş, çeşitli birincil ve ikincil kaynaklarla harmanlanarak akademik bir metin haline getirilmiştir. Çalışma kapsamında Mihail Gorbaçov’un başlattığı ıslahatlar, ıslahatların ülkede birtakım değişiklikler meydana getirmesi, bu değişikliklerin ülkeyi yıkıma götürdüğüne inanan Komünist Partisi’nin muhafazakâr kanadının sürece engel olmaya çalışması ve sonuçta Ağustos 1991’de darbe girişiminde bulunması gibi çeşitli başlıklar değerlendirilmeye çalışılmıştır. Araştırma bulguları, muhafazakâr kanadın Ağustos 1991’deki darbe girişiminin; reformist yönetimin başlattığı yeniliklerin yarattığı dönüşüm, dönemin siyasal ve toplumsal koşulları ile Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin ve ekibinin müdahaleleri sonucunda başarısızlığa uğradığını, dahası girişimin birlik cumhuriyetlerini merkezden uzaklaşma eğilimine sevk ederek Sovyetler Birliği’nin dağılmasına giden süreci hızlandırdığını ortaya koymaktadır.
Tam Kayıt
| Alan | Değer | Dil |
|---|---|---|
| dc.date.accessioned | 2026-10-29T17:14:18.604684305Z | |
| dc.date.available | 2026-10-29T17:14:18.604684305Z | |
| dc.identifier.uri | https://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/bayburt/10042 | |
| dc.rights | info:eu-repo/semantics/openAccess | |
| dc.title | İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi | tr |
| dc.title | Faculty of Humanities and Social Sciences | en |
| organization.identifier.code | bayburt-insan-ve-toplum-bilimleri | |
| organization.unitType | faculty | |
| rdl.unit.alias | \binsan ve toplum bilimleri fakultesi\b | |
| rdl.unit.alias | \bhumanities (and|&) social sci | |
| rdl.unit.alias | \binsan ve toplum bilimleri\b |











