Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları
Yazarlar
- Sever, Mehmet(8)
- Türkoğlu, Hamdi(7)
- Keleş, Hatice(6)
- Abdelazız, Eıd Fathı Abdellatif(5)
- Özkan, Ahmet(5)
- Aras, Zakir(4)
- Demir, Omer(4)
- Hasanov, Behram(4)
- Süheyb, Okur(4)
- Varlı, Abdussamet(4)
- Ayengin, Tevhit(3)
- Mahmutoglu, Yakup(3)
- Sozen, Hasan(3)
- Çakır, Numan(3)
- Ünalan, Ibrahım(3)
- Şen, Yusuf(3)
- Aydin, Nevzat(2)
- Birinci(2)
- Bogha, Asmaa Al(2)
- Büyükada, Merve(2)
- Demir, Necip Sefa(2)
- Erbay, Ömür(2)
- Erdem, Suat(2)
- Karadağ, Fırat(2)
- Kavut, Ahmet(2)
- Kaya, Fatih(2)
- Oğuz, Elif(2)
- Sivlim, Ayşe Aktaş(2)
- Topyay, Yusuf(2)
- Ünalan, Ozlem(2)
- Abdelaziz, Eid Fathi Abdellatif(1)
- Aksakalli, Ayhan(1)
- Aktaş, Ayşe(1)
- Akyilmaz(1)
- Altan, Mustafa(1)
- Batmaz, Merve(1)
- Bayer, Ismail(1)
- Boynueğri, Merve(1)
- Cebeci, İdris(1)
- Dayı, Rumeysa Bakır(1)
Yayınlar
- MakaleAçık Erişim2026Akıl ve Vahiy Arasında Alternatif Yollar: George I. Mavrodes Düşüncesinde Vahiy Modelleri
Karadağ, Fırat
Bu çalışma, dinî bilginin kaynağı ve doğrulanması meselesinde doğal teoloji-vahyedilmiş teoloji ayrımının açıklama gücünü ve yetersiz kaldığı noktaları, Mavrodes’in eleştirel yaklaşımı çerçevesinde incelemektedir. Yöntem olarak karşılaştırmalı kavram analizi, metinlerarası okuma ve nitel içerik analizi birlikte yürütülmüş; Thomas Aquinas ve John Locke’un akıl-vahiy tasnifleri, bu tasniflerin pratikteki geçirgenliği ve dinî inancın oluşumunda ortaya çıkan ara durumlar üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışmanın bulguları, dinî inancın çoğu kez salt aklî delillendirmeye veya salt vahiy iddiasına indirgenemediğini; doğru bir inancın kusurlu temellendirmelerle bile benimsenebileceğini (yanılgılı teoloji) ve kimi gerekçelendirmelerin klasik ölçütlerle tam örtüşmeyen “gri alanlar” ürettiğini (meşru olmayan inanç) göstermektedir. Bu bağlamda Mavrodes’in nedensellik, tezahür ve iletişim modelleri, vahyi sırasıyla Tanrısal nedensellik yoluyla inanç üretimi, doğrudan ifşa/karşılaşma tecrübesi ve kişiye-bağlama özgü dilsel hitap ile aracılık ağları temelinde açıklayarak, çağdaş din felsefesinde daha çoğulcu ve geçişken bir epistemolojik çerçeve önerir.
- MakaleAçık Erişim2026Negatif Dinî Başa Çıkma Ölçeği (NDBÇ): Psikometrik Özellikler ve Teorik Ayrışabilirlik Üzerine Bir Ölçek Geliştirme Çalışması
Süheyb, Okur
Bu araştırmanın temel amacı, bireylerin travmatik yaşam olayları ve kötülük problemi karşısında Tanrı tasavvuru, kader inancı ve ilahi adalet algısı ekseninde yaşadıkları manevi gerilimleri ölçebilecek özgün bir araç geliştirmektir. Çalışma, güncel din psikolojisi literatüründe Koenig ve Carey tarafından sıklıkla eleştirilen 'ölçek kirlenmesi' sorunundan arındırılmış, geçerli ve güvenilir bir yapı sunmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda geliştirilen araç, manevi başa çıkma süreçlerini, 'huzur' veya 'iyimserlik' gibi psikolojik iyi oluş göstergeleriyle karıştırmadan saf bir teolojik ve bilişsel süreç olarak ölçmeyi amaçlamaktadır. Metodolojik bir desen çerçevesinde yürütülen çalışmanın verileri 2025- 2026 akademik yılında ilahiyat fakültesinde öğrenim gören iki bağımsız öğrenci grubundan (AFA N=163; DFA N=291) toplanmıştır. Ölçek geliştirme sürecinin başında kapsam geçerliği çalışmaları Lawshe tekniği temel alınarak yürütülmüş, ardından Açımlayıcı Faktör Analizi (AFA) sürecinde binişiklik farkı .10’un altında olan maddeler elenerek yapı sadeleştirilmiştir. Yapısal Eşitlik Modellemesine dayalı Doğrulayıcı Faktör Analizi (DFA) neticesinde "İçsel/Teolojik Çatışma" (bireyin Tanrı tasavvuru ve güvenine yönelik dikey bir kriz) ve "Dışsal/Adalet Sorgulaması" (bireyin kader, sistem ve sosyal adalete yönelik yatay bir mücadelesi) olmak üzere iki alt boyuttan ve 20 maddeden oluşan nihaî form doğrulanmıştır. Elde edilen uyum iyiliği değerleri (ꭓ2/sd = 3.51, CFI = .938, TLI = .930, RMSEA = .081, SRMR = .030) modelin verilerle kabul edilebilir düzeyde uyum sağladığını göstermiştir. Ölçeğin güvenirlik analizlerinde hem toplam puan (α = .976) hem de alt boyutlar (İçsel α = .957; Dışsal α = .961) için mükemmel düzeyde iç tutarlılık katsayılarına ulaşılmıştır. Ayrıca ölçeğin, "Manevi Monachopsis Ölçeği" ile gösterdiği güçlü eşzamanlı geçerlik (r = .734), geliştirilen aracın sadece yüzeysel stresi değil, ontolojik kopuşu ve manevi yersizlik hissini de tespit edebildiğini kanıtlamaktadır. Bulgular, Negatif Dinî Başa Çıkma Ölçeği'nin Türk kültürüne özgü adalet sorgulamalarını kapsayan, manevi süreçleri psikolojik sonuçlardan ayrıştırarak ölçen ve araştırmacılara tanılayıcı derinlik sunan, psikometrik açıdan güçlü bir araç olduğunu ortaya koymaktadır.
AtıfOpenAlex1TR Dizin1
İncele - Derleme MakaleAçık Erişim2026The Conception of Sunnism and Debates on Sectarian Identity in Farīd al-Dīn ʿAṭṭār’s Manṭiq al-Ṭayr
Sever, Mehmet
This study examines the life, works, and, in particular, the sectarian identity of Farid al-Din Attar, one of the most influential figures of thirteenth-century Islamic thought and Sufi literature, whose affiliation has long been debated in academic scholarship. Attar’s sectarian belonging has become open to speculation primarily through works such as Mazhar al-Ajaib and Heaft Vadi, which were attributed to him by Shi‘i biographical writers but have been shown by modern research to be apocryphal. Although these claims are generally grounded in the pronounced devotion to the Ahl al-Bayt and the gnostic attachment to Ali evident in Attar’s writings, Mantiq al-Tayr, regarded as his principal masterpiece, provides doctrinal clarity with respect to these debates. The article offers a detailed analysis of the eulogies composed by Attar for the Four Caliphs (the Rightly Guided Caliphs) in the preface of Mantiq al-Tayr. While portraying Abu Bakr as the center of loyalty and Sufi spiritual authority, Umar as the criterion of justice and truth, Uthman as a source in which modesty and knowledge converge, and Ali as the gate of spiritual authority and gnosis, Attar remains faithful to the hierarchical and historical framework of legitimacy upheld by the Sunni Islamic tradition. His understanding of Sunnism is not confined to a narrow juridical framework; rather, it is grounded in a gnostic perspective shaped by the Khurasan-Nishapur milieu, one that places devotion to the Ahl al-Bayt at its core and reconciles the concept of spiritual authority with Sunni creed. As a result, the study demonstrates that although Attar employs a suprasectarian language, he emerges as one of the most significant representatives of the Sunni Sufi paradigm at the level of fundamental belief.
- MakaleAçık Erişim2026Bilginin Aktarımı, Güvenilirliği ve Öğretimi Bağlamında Muhaddislerle Modern Eğitimcilerin Yöntemlerinin Mukayeseli Bir Analizi
Demir, Necip Sefa
Bu çalışma, hadis ilminde bilginin aktarım süreçleri ile modern eğitim yaklaşımlarını mukayeseli bir perspektifle ele almaktadır. İslâm medeniyetinin temel disiplinlerinden biri olan hadis ilmi bilginin korunması, titizlikle değerlendirilmesi ve güvenilir bir şekilde nakledilmesi süreçlerini içeren köklü bir geleneğe sahiptir. Araştırmanın konusunu, muhaddislerin klasik rivâyet metotları ile modern eğitimin öğrenci merkezli, etkileşimli ve teknoloji odaklı yapısı arasındaki işlevsel benzerlikler ve yapısal farklar oluşturmaktadır. Çalışma, geleneksel bilgi aktarım yöntemlerinin modern pedagojik araçlarla olan ilişkisini metodolojik bir düzlemde tartışmaya açması bakımından akademik bir öneme sahiptir. Araştırmada nitel araştırma yöntemlerinden betimleyici ve tematik analiz teknikleri kullanılmıştır. Bu kapsamda muhaddislerin ve modern eğitimcilerin bilgi aktarım yöntemleri, kendi disiplinlerinin özgün bağlamları içinde ayrı ayrı analiz edilmiş ardından belirlenen temalar ışığında iki disiplin arasındaki benzerlikler ve farklılıklar mukayeseli olarak değerlendirilmiştir. Analiz sürecinde hoca-öğrenci ilişkisindeki otorite ve rehberlik dengesi, bilginin doğrulanması, dijital araçların eğitime entegrasyonu ve bilgi okuryazarlığı gibi temel izlekler ana veri setini oluşturmuştur. Elde edilen bulgular hadis usûlündeki titiz bilgi doğrulama mekanizmalarının günümüz dijital çağındaki bilgi kirliliğiyle mücadelede ve akademik dürüstlük süreçlerinde önemli bir kuramsal referans sunduğunu göstermektedir. Özellikle hoca otoritesinin merkezî bir rol oynadığı geleneksel model ile öğrenciyi merkeze alan modern pedagoji arasındaki karşılaştırma, eğitimde rehberlik ve disiplin arasındaki dengenin ilişkisini ortaya koyma açısından önemlidir. Çalışmanın teknolojik boyuttaki en somut tespiti ise klasik dönemdeki kitâbet metodunun modern uzaktan eğitim sistemleri ve dijital ders materyalleri (PDF) ile mekânsal engellerin aşılması noktasında güçlü bir işlevsel süreklilik taşıdığıdır. BAYUZEM örneğinde görüldüğü üzere hocanın hazırladığı 14 haftalık PDF ders notlarının sisteme yüklenmesi ve öğrenciye ulaştırılması, klasik kitâbet geleneğinin dijital bir formda devam ettiğini kanıtlamaktadır. Neticede rivâyetten dijitale uzanan bu bilgi yolculuğu, geçmişin etik değerleri ile geleceğin teknolojik imkânlarının birbirini tamamlayan bir sentez oluşturabileceğini netleştirmiştir. Kaynak gösterme mecburiyeti ve intihal denetimi gibi modern akademik uygulamaların, muhaddislerin bin yıl önce sistematize ettiği ilim ahlâkı, sıdk ve emanet ilkelerinin teknolojik yansımaları olduğu anlaşılmıştır. Araştırma, geleneksel ilim geleneğinin sadece tarihsel bir miras olmadığını aksine çağdaş eğitim sorunlarına pratik ve teorik çözümler üretebilecek dinamik bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymuştur.
- MakaleAçık Erişim2026Mevlânâ’da dindarlığın niteliği: mesnevî’de sûret–mânâ temelli bir dindarlık tipolojisi
Hasanov, Behram
Bu çalışma, Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde yer alan sûret–mânâ ayrımı ekseninde dindarlığın niteliğini incelemeyi amaçlamaktadır. Sosyal ve beşerî bilimler literatüründe dindarlık çoğunlukla ritüel pratikler, davranışsal göstergeler ve bilişsel kabuller üzerinden tanımlanırken, Mevlânâ dindarlığı bireyin iç dünyasında meydana gelen ahlâkî ve ruhsal dönüşüm temelinde ele almaktadır. Makalede, Mesnevî’deki ilgili beyitlerden hareketle sûreti temel alan dindarlık ile mânâyı temel alan dindarlık olmak üzere iki tipolojik yaklaşım analiz edilmektedir. Nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde yürütülen çalışma, metin çözümlemesine dayalı tematik analiz yöntemini benimsemektedir. Bulgular, sûreti temel alan dindarlığın ibadetleri biçimsel düzeyde yerine getiren ancak kalıcı bir ahlâkî dönüşüm üretmeyen bir yapı sergilediğini; mânâyı temel alan dindarlığın ise içselleştirilmiş iman, ahlâkî olgunlaşma ve Allah ile derinlikli bir ilişki ortaya koyduğunu göstermektedir. Çalışma, Mevlânâ’nın dindarlık anlayışının çağdaş dindarlık tipolojilerine niteliksel bir katkı sunduğunu ortaya koymaktadır.
- MakaleAçık Erişim2026XVII. Yüzyıl Osmanlısında Rüşvet Tartışmaları: Abdülganî en-Nâblusî’nin Rüşvet Risalesinden Hareketle Bir İnceleme
Sivlim, Ayşe Aktaş
XVII. yüzyıl Osmanlı’da birtakım hararetli çekişmelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Nitekim bu döneme damgasını vuran Kadızâdeliler hareketinin etkisiyle belli başlı konular münakaşa edilmiştir. Literatürde Kadızâdeli-Sivâsî tartışması olarak yerini bulan bu çekişme neticesinde, gündeme gelen tartışma konuların- dan biri de rüşvet olmuştur. Her ne kadar gerek ilgili dönemin bazı tarih kaynaklarında gerekse çağdaş lite- ratürde Kadızâdelilerin rüşvet aldıklarına yönelik bilgiler yer alsa da araştırmalarımıza göre taraflar arasında çekişmenin boyutu bu açıdan olmamıştır. Bilakis gerek Kadızâdeliler gerekse Sivâsîler eserlerinde rüşveti kötülemişler ve meşru kabul etmemişlerdir. Bunun yanı sıra bu dönemde yaşayan muayyen âlimler de hem bu gruplara cevap vermek hem de rüşvetin hükmünü ortaya koymak için bazı eserler kaleme almıştır. Söz konusu bu âlimlerden birisi de Şam ulemâsının meşhur sûfî fakîhi Abdülgani en-Nâblusî’dir (ö. 1143/1731). O, bu dönemde tartışılan hemen hemen tüm konulara dair müstakil eser telif ettiği gibi rüşvet konusunda da özel bir risale kaleme almıştır. Böylelikle Nâblusî rüşvete dair müstakil eser yazan sayılı âlimlerden birisi olmuştur. Bunun yanı sıra onun eseri sadece Hanefî mezhebi merkezli değil dört mezhebin görüş- lerine atıfta bulunarak yazılmıştır. Eserin adı Tahkiku’l-kadiyye fî’l-fark beyne’r-rüşveti ve’l-hediyye ale’l- mezâhibi’l-erbaa’dır. Nâblusî söz konusu eserinde rüşvetin tüm mezheplere göre ittifakla haram olduğunu ortaya koymuştur. Nâblusî’nin bu risalesinde diğer tartışma konularına yönelik yazmış olduğu eserlerindeki gibi doğrudan Kadızâdelileri hedef alan ifadelerine rastlanılmamıştır. Bu durum da Kadızâdelilerin rüşveti meşru gördüklerine yönelik ithamların doğru olmadığını desteklemektedir. Makalede Kadızâdeliler hare- keti bağlamında XVII. yüzyıldaki rüşvet tartışmaları hakkında bilgi verildikten sonra Nâblusî’nin eserinin bu münakaşalar açısından içeriği analiz edilmiş ve dönem açısından nasıl bir yeri olduğu ortaya konulmuştur.
- MakaleAçık Erişim2026Klasik Dönem Hanefî Fıkıh Usûlünde Hz. Peygamber’in Fiilleri ve Sünnetin Taksîmi
Haçkalı, Taha Alperen
İslam’ın anlaşılması ve uygulanmasında Kur'an’ın ardından en önemli kaynak sünnettir. Müslümanlar, İslam'ın doğuşundan itibaren sünneti rehber edinmiş ve bu konuda zengin bir ilim geleneği oluşturmuşlardır. Özellikle Hz. Peygamber'in fiilleri, Müslümanlar için örnek olması bakımından son derece önemlidir. Bu noktada, Hz. Peygamber'in fiillerinden hangilerinin dinî olarak bağlayıcı olduğu konusu öne çıkmaktadır. Bu araştırmada, Hz. Peygamber'den sâdır olan fiillerin, ümmeti için gerekliliği meselesi, kronolojik bir yöntemle Cessâs, Debûsî, Serahsî ve Pezdevî gibi klasik dönem Hanefî usûlcülerin eserleri çerçevesinde incelenmiştir. Araştırmada, söz konusu usulcülerin mücerred fiiller konusunda “tevakkuf” veya mutlak “vücûb” yerine, delil bulunmadıkça ağırlıklı olarak “ibâha” görüşünü benimsedikleri tespit edilmiştir. Çalışmanın devamında, usûlcülerin bu yaklaşımlarının, Hanefî geleneğinde beşerî fiilleri ifade eden ‘Sünnet-i zevâid’ tasnifiyle ne derece uyumlu olduğu sorgulanmıştır. Usûl eserlerindeki teorik çerçeve ile sünnet taksimi arasındaki bu mukayese neticesinde; Sünnet-i zevâid kategorisinin, usulcülerin fiillerin bağlayıcılığına dair belirledikleri genel ilkelerle tutarlı bir zeminde yeniden değerlendirilmesi ve sınırlarının netleştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
AtıfOpenAlex1
İncele - MakaleAçık Erişim2026Kazan’da Yayımlanan Bir Kur’an Tercümesinin Mûsâ Cârullah’a Aidiyeti
Çakır, Numan
Bu çalışma, 2010 yılında Kazan’da Mûsâ Cârullah Bigiyef’e (1875-1949) nispet edilerek yayımlanan Kur’an tercümesinin gerçek müellifinin tespit edilmesini ele almaktadır. Yirminci yüzyılın başlarında Kazan Türkleri arasında yetişen önemli bir İslam âlimi olan Mûsâ Cârullah, 1912 yılında tamamladığı Tatarca Kur’an tercümesini neşretmek istemiş; ancak dönemin muhafazakâr çevrelerinin yoğun ten- kitleri ve dinî otoritelerin baskıları nedeniyle bu hedefini gerçekleştirememiştir. Müellifin sonraki yıl- larda tercümesini yayımlamaya yönelik diğer girişimleri de sonuçsuz kalmış, 1949 yılındaki vefatının ardından mezkûr tercümenin akıbeti belirsiz olup bu hususta çeşitli ihtimaller dile getirilmiştir. 2010 yılına kadar eserin neşrine yönelik herhangi bir girişim söz konusu olmamıştır. 2010 yılında ise Ka- zan’da yayımlanan bir Kur’an tercümesi, kamuoyuna Mûsâ Cârullah’ın 1912 yılında tamamladığı ve uzun süredir kayıp olduğu düşünülen tercümesinin yeniden basımı olarak takdim edilmiştir. Ancak yapılan ilmî incelemeler, Kazan’da neşredilen eserin aslında Süleyman Tevfîk’e ait olduğunu; dolayı- sıyla Mûsâ Cârullah’a nispet edilmesinin isabetli olmadığını ortaya koymuştur. Bu makalede önce Mûsâ Cârullah’ın Kur’an tercümesiyle ilgili görüşleri, kendi hazırladığı Kur’an tercümesini yayımlama girişimleri ve bu süreçte karşılaştığı engeller ele alınmış; ardından tercümenin akıbeti hakkında ileri sürülen ihtimaller değerlendirilmiştir. Son olarak 2010 yılında Kazan’da yayımlanan Kur’an tercüme- sinin aidiyet meselesi, tarihsel veriler ve metin tahlili yöntemiyle incelenmiş ve elde edilen bulgular ilgili literatür ışığında analiz edilmiştir. Bu yönüyle çalışma, Mûsâ Cârullah’ın Kur’an tercümesinin akıbetiyle ilgili tartışmalara tutarlı ve ilmî bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.
- MakaleAçık Erişim2026Hakîm Şâh Muhammed’in Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm’ı
Erbay, Ömür
Türklerin İslâmiyeti kabulünden sonra girilen kültürel çevrenin bir sonucu olarak dinî hususiyetlerin öğretimi meselesi önemli bir konu olarak görülmüştür. Bu konu ilk dönemlerde Arapça ve Farsça eserlerin Türkçeye tercüme edilmesi şekliyle açıklığa kavuşturulurken Türkler arasında yayılan ve hayatın her sahasında etkisini gösteren din olgusu Türk aydınlarının eserlerine de yansımış ve bu sahada eserler verilmeye başlanmıştır. Dinî hususlarda insanları eğitmeyi amaçlayan bu tür eserler ilmihâl adını almış olup Osmanlı döneminde birçok ilmihâl yazılmıştır. Bunlar telif ve tercüme eserler olarak karşımıza çıkmaktadır. Alanın ilk eserlerinden olup Osmanlı döneminde yazılan Mızraklı İlmihâl, kendinden sonra yazılan birçok esere de örnek teşkil etmiştir. Ezberlenmelerinin ve öğrenilmelerinin kolay olması sebebiyle dinî eserlerin manzûm olarak yazılması geleneği bu konuda da hüküm sürmüş olup Anadolu sahasında birçok dinî eser manzûm olarak yazılmıştır. Manzûm olarak yazılan eserler arasında ilmihâller de vardır. Çalışmamıza konu olan Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm adlı eser de Hakîm Şâh Muhammed adlı Yavuz Sultan Selim döneminde saray hekimbaşılığı yapmış sadece tıp değil bilimin birçok sahasında derin bilgiye sahip bir tabip şair tarafından kaleme alınmış manzûm bir ilmihâldir. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm, aruz vezniyle mesnevî nazım şekliyle kaleme alınmış dinî ve ahlakî bir eserdir. Eser, iman, hac, zekat, namaz, oruç olmak üzere beş bölümden oluşmaktadır. Manzûm ilmihâllerin bir türü olan namaz ve abdeste bazen de iman konularına yer veren Şurûtu’s-salât ismindeki eserlerden içerdiği hac, zekat, oruç konularıyla ayrılan ve Şerâ᾽it-i İslâm isimli ayrı bir türü yansıtan eser, 122 beyitten oluşmaktadır. Eserin tertibi ise mukaddime niteliğindeki 6 beyitten sonra gelen iman, namaz, zekat, oruç, hac bölümleri ve 4 beyitlik bitiş bölümü şeklindedir. Hakîm Şâh Muhammed, eserini insanların dinî hususiyetleri öğrenmesi için yazmış ve bu amaca binâen eserinin ömrünün uzun yıllar sürmesini istemiş olup bunun sonucu olarak da bir iyi niyet temennisi olan duadan başka bir şey istememiştir. Eserin yazılış amacının toplumsal faydaya dönük olması eserde kullanılan üslubun da bu amaca hizmet edebilecek şekilde olmasını gerekli kılmıştır. Metin içerisinde bulunan iy cân, iy dedem, iy yâr ifadeleri bu durumun göstergesidir. Dolayısıyla Hakîm Şâh Muhammed, eserinde sade ve anlaşılır bir dil kullanmıştır. Eser, Eski Anadolu Türkçesi dil ve imlâ özelliklerine göre kaleme alınmış olup eserde günümüz için arkaik denilebilecek birçok kelime de mevcuttur. Eserin ulaşabildiğimiz tek nüshası olup bu nüsha, Manisa Kütüphanesi Manisa İl Halk Kütüphanesi Koleksiyonu 2685 numarada kayıtlı 223 varaktan müteşekkil bir mecmua içerisinde bulunmaktadır. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm, mecmuada 2685/3 koleksiyon numarası ve 91365 bibliyografik kayıt numarasıyla bulunmakta olup mecmuanın üçüncü eseridir. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm’ın varlığı çalışmamızla ortaya konulmuş olup Hakîm Şâh Muhammed’den bahseden kaynaklarda eserin varlığından söz edilmemiştir. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm kendisiyle aynı isme sahip eserlerle muhtevası ve tertibi yönüyle benzer özellikler göstermekte olup müellifinin belli olması ve beyit sayısı bakımından ayrı bir konuma sahiptir. Eserin telif tarihine, istinsah tarihine müstensihine dair kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Ancak müellifin ölüm tarihinin 1521 yılı olması ve müellifin II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman dönemlerini görmesi sebebiyle eserin telif tarihinin, 15. yüzyılın ikinci yarısı ve 16. yüzyılın ilk çeyreği arasında olduğu kanaatını taşımaktayız. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm ile birlikte manzûm olarak yazılan dinî eserlerin bir türü olan manzûm ilmihâl türündeki eserler silsilesine bir tane daha eklenilmiş olup edebiyatımızın gizli kalmış kültür halkalarından bir tanesine daha ulaşılmıştır.
- MakaleAçık Erişim2026Namazda Salât Meselesi ve Buhârî’nin Yaklaşımı
Taban, Zeyd
Salâtüselâm getirmek Müslümanların Hz. Peygamber’e olan saygı ve bağlılıklarını gösteren sembollerden biridir. Salli-Bârik duaları ise Salâtüselâmın kapsamlı bir formu olup daha çok namazla birlikte anılmaktadır. Bu duanın namazda okunmasıyla ilgili farz veya müstehap/mendup gibi farklı hükümler verilmiş, terk edenin en azından kusurlu olduğu ifade edilmiştir. Buhârî’nin ise İslamî ilimlerin tamamıyla ilgili hüküm ve bilgileri sahih hadislere dayandırma gayesiyle telif ettiği anlaşılan es-Sahîh’inde bu duayı namazla ilişkilendirmediği, teşehhüdden sonra yapılacak duaya da bir bağlayıcılık atfetmediği anlaşılmaktadır. Nitekim onun, Salli-Bârik dualarını es-Sahîh’in birçok yerinde naklettiği ve namazda veya teşehhüdden sonra dua ile ilgili başlıklar açtığı hâlde bu duaları namazla ilgili bölümlerde aktarmadığı görülmüştür. Bu uygulamayla ilgili fakihler tarafından verilen muhtelif hükümler ve Buhârî’nin farklı tutumu Müslümanların her gün eda ettikleri namaz ibadetini etkileyebilecek bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Bu sebeple mezkûr duaların namazla ilişkisinin tekrar gözden geçirilmesi önemlidir. Bu durum araştırmacıyı tarafların delil olarak sunduğu rivayetleri incelemeye ve bu yerleşik uygulamanın dayanağını araştırmaya sevk etmiştir. Konuyla ilgili daha önce yapılmış akademik bir çalışmaya rastlanmadığından bu makalede namazda salât okumanın Hz. Peygamber’in sünnetine dayanıp dayanmadığı meselesi, ilgili rivayetler üzerinden incelenmiş, sahâbe ve tâbiûn döneminde bu uygulamanın varlığı sorgulanmıştır. Buna ilaveten namazda salâtın sonraki dönemlerdeki durumu araştırılmış, bu uygulamanın yerleşmesinin arkasındaki amiller üzerine fikir yürütülmüştür. Ardından bu sürecin hadis kitaplarına yansıması üzerinde durulup Buhârî’nin fakihlerden ve diğer musanniflerden farklı olan bu tasarrufunun ilgili rivayetlerin isnâd veya metinlerindeki zafiyetten kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Buna bağlı olarak Sahîh-i Buhârî’nin salt hadis kaynağı olarak görülmemesi ve Buhârî’nin tercihlerinin ilmî meselelerde mutlaka dikkate alınması gerektiği vurgulanmıştır.
- MakaleAçık Erişim2026Dijital Bağımlılık ve Psikolojik Sıkıntı Ekseninde Din Anlayışının İkili Rolü
Süheyb, Okur
Bu araştırmanın amacı, farklı din anlayışı boyutlarının (seküler-mesafeli, muhafazakâr-geleneksel, mistik-özcü, kurumsal-aidiyete dayalı) üniversite öğrencilerinin dijital bağımlılık düzeyleri ve psikolojik sıkıntıları (duygu durumları) üzerindeki yordayıcı rolünü çok boyutlu bir perspektiften incelemektir. Alan yazında dinin koruyucu rolü bilinse de din anlayışının homojen olmayan yapısının dijital bağımlılık karşısındaki rolü belirsizdir. İlişkisel tarama modeline göre tasarlanan çalışmaya 18-35 yaş arası 456 üniversite öğrencisi (N=456) katılmıştır. Veriler, Dijital Bağımlılık Ölçeği, Duygudurum Profili ve Din Anlayışı Ölçeği ile çevrim içi toplanmıştır. Korelasyon analizi, dijital bağımlılık ile “Toplam Duygudurum Bozukluğu” arasında pozitif ve orta düzeyde bir ilişki (r = .420) göstermiştir. Çoklu regresyon analizleri sonucunda seküler-mesafeli din anlayışının hem dijital bağımlılığı (β = .109) hem de Toplam Duygudurum Bozukluğunu (β = .161) pozitif yönde anlamlı bir şekilde yordadığını tespit edilmiştir. Buna karşın, muhafazakâr-geleneksel din anlayışının, Toplam Duygudurum Bozukluğunu negatif yönde (β = -.099) ve “Dinçlik-Aktiflik” alt boyutunu pozitif yönde (β = .283) anlamlı şekilde yordadığı bulunmuştur. Mistik-özcü ve kurumsal-aidiyete dayalı anlayışların anlamlı bir etkisi görülmemiştir. Bulgular, seküler-mesafeli anlayışın bir risk faktörü, muhafazakâr-geleneksel anlayışın ise koruyucu bir faktör olabileceğine işaret etmektedir
- MakaleAçık Erişim2026Paul Tillich Felsefesinde Din-Sanat İlişkisi
Karadağ, Fırat
Bu çalışmada Paul Tillich’in din-sanat ilişkisine dair düşüncesi, Mutlak, nihai ilgi ve sembol kuramı ekseninde dinî, felsefi ve kavramsal bağlam içinde ele alınmıştır. Araştırmanın temel meselesi, din ile sanat arasındaki ilişkinin yüzeydeki konu ortaklığından öte bir derinliğe dayanıp dayanmadığıdır. Ayrıca sanatın dinsellik taşıma biçimlerinin üslup, içerik ve sembolik işlev bağlamında nasıl değerlendirileceğidir. Bu sorun, yalnızca estetik teorisi ya da teoloji sınırlarına hapsedilemeyecek şekilde varoluşsal kaygı, anlam üretimi ve kültürel biçimlenme gibi çok farklı alanlara dokunan disiplinler arası bir yaklaşımla irdelenmiştir. Yöntem olarak karşılaştırmalı kavram analizi, metinler arası okuma ve nitel kuramsal çözümleme kullanılmıştır. Çalışma, Tillich düşüncesinde dinin özünün nihai ilgi olarak tanımlandığını, Mutlak’ın koşulluluğu aşan zemini nedeniyle dinî ve estetik ifadelerin zorunlu olarak sembolik bir karakter taşıdığını göstermektedir. Tillich’in sanat anlayışı, sanatın yalnızca güzelleştirme olmadığını, üslup ve biçim aracılığıyla varlığın derinliğini görünür kılma işlevi taşıdığını öne çıkarmaktadır. Tillich düşüncesinde sanatın dolaylı dinselliği, natüralist ve dışavurumcu üslup ayrımı, üslup-içerik uygunsuzluğu sorunu, dinsel üslup ile dinsel içeriğin birlikteliği şeklinde dört düzeyli değerlendirme ölçütü oldukça önemlidir. Çünkü bu ölçütler sanat eserlerinin dinselliğini konu temelli indirgemelerden kurtararak üslup ve derinlik-içerik açısından analiz etmeyi mümkün kılmaktadır. Sembol kuramı açısından ise sembolün katılım niteliği, kendini aşma gücü, doğuş-olgunlaşma-ölüm döngüsü ile kutsal boşluk kavramı öne çıkmaktadır. Bu yaklaşım doğrultusunda çağdaş dinsel sanatın görevinin ölmüş sembolleri tekrar etmek değil, yerinde ve içsel zorunlulukla yeni sembolik şeffaflıklar üretmek olduğu vurgulanmaktadır. Sonuç olarak Tillich düşüncesi, din ile sanatı birbirinin yerine koymayan, ancak aynı varoluşsal kaynaktan beslenen ve koşulluluk içinde farklı işlevler üstlenen iki kesişen alan olarak sunmaktadır. Dinselliğin ölçütü ise ikonografik içerik değil sembolik otantiklik ve üslup-içerik uyumuna dayanır. Bu doğrultuda çağdaş dinsel sanatın etik-estetik sorumluluğu, sembollerin canlılığını koruyacak içsel zorunluluğu ve Mutlak’a işaret etme kapasitesini yeniden üretmektir.
- MakaleAçık Erişim2026The Fundamental Principles of Ahl al-Sunna: The Views of the Jadidist Shākirjān Hamīdī
Sever, Mehmet
This study explores the theological boundaries and sectarian identity of the Jadīdism (Djadīdism) movement in the Idil-Ural region during the period of modernization through the lens of Shākirjān b. Asad Allāh Ḥamīdī (1878–1922 ?), one of its preeminent figures. While the scholarship on Jadīdism has predominantly focused on its educational and socio-political dimensions, this article addresses a significant lacuna by examining the preservation of Sunnī dogmatic identity within the movement. The research specifically analyzes Ḥamīdī’s seminal works, Iʿtiḳād wa-Iḳtiʿād and Sedjenjel al-Fiḳh, to delineate the theological limits set by the reformers. In terms of methodology, this research employs qualitative inquiry, utilizing text analysis and historical comparison. Centering on primary sources authored in the "New Tatar" Turkic vernacular, the study identifies and evaluates twenty fundamental principles (uṣūl) of Ahl al-Sunna as formulated by Ḥamīdī. These principles are systematically compared with classical Kalām literature and the intellectual legacy of Shihāb al- Dīn al-Mardjānī (d. 1889), the progenitor of religious reform in the region. Furthermore, the study elucidates the process of identity construction within the Jadīdī-Ḳadīmī dialectic, where Ḥamīdī defines the Sunnī self through a descriptive exclusion of "the Other," particularly the Muʿtazila and the Shīʿa.
- MakaleAçık Erişim2026Anabaptist Gelenekte Spiritüalist Eğilimler: Hans Denck Örneği
Keleş, Hatice
Martin Luther’in başlattığı Reform Hareketi, yalnızca Protestanlığın ortaya çıkmasına yol açmamış, aynı zamanda farklı dinî yönelimlerin gelişmesine de zemin hazırlamıştır. Bu yönelimlerden biri olan Radikal Reform, Reform sürecinin daha keskin ve farklı bir çizgisini temsil etmiştir. Radikal Reform; Anabaptistler, Spiritüalistler ve Evanjelikler olmak üzere üç ana gruba ayrılmıştır. Ancak Radikal Reform'un önde gelen oluşumu ise Anabaptistlerdir. Onlar da kendi içinde Evanjelik, Devrimci ve Spiritüalist Anabaptistler olmak üzere üç ana gruba ayrılmışlardır. Spiritüalizm, Tanrı ile inananlar arasında insan ya da nesne olsun bütün maddi aracıları bastırma eğilimine denilmiştir. Spiritüalistlerin bireyselliği ön plana çıkarmalarından dolayı cemaat veya topluluk kurma gibi bir hedefleri olmamıştır. Spiritüalistlerin en önemli özelliği, Kutsal Ruh’u temel almalarıdır. Teolojik olarak, bütün dış öğelerin önemini küçümsemişler ve içsel, ilahi ve ruhsal varlığın veya Ruh’un önemine vurgu yapmışlardır. Kutsal Metinlerin lafızlarından çok içerdiği anlamın önemli olduğunu, aynı şekilde sakramentlerin de fiziksel açıdan icra edilmesinden ziyade anlamının önemli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Spiritüalistlerin genel görüşü, inananın içsel (batınî) eğiliminin dışsal (zahiri) biçimlere uymaktan daha önemli olduğu ve seremonilerin ancak inananın güvenini dışsal biçimlerden uzaklaştırıp gerçek ruhani ibadete yönelttiği ölçüde değerli olduğudur. Bu görüşlerin temsilcisi konumunda olan Hans Denck, Anabaptizm’in ve Spiritüalizmin gelişiminde çok önemli bir figür olarak görülür. Bu çalışmada, Spiritüalizm, Spiritüalist tipolojiler ile Anabaptizmin ve Spiritüal Anabaptistlerin gelişiminde önde gelen temsilcilerden Hans Denck deskriptif ve karşılaştırmalı yöntemle ele alınmıştır.
- MakaleAçık Erişim2026نظرة يوسف القرضاوي إلى الاقتصاد المقاصدي في ضوء كتابه فقه الزكاة
Abdelazız, Eıd Fathı Abdellatif; Kavut, Ahmet; Ayengin, Tevhit
لقد تميّز الفقه الإسلامي عبر تاريخه بالتنوع بين المذاهب وباتساع آفاق الاجتهاد فيه. غير أنّ العصر الحديث أفرز حاجة إلى تجديد متوازن يصل بين واقع العصر ومحورية النصوص الشرعية. وفي هذا السياق قدّم يوسف القرضاوي (1926-2022) مقاربة متميزة جمعت بين التراث والحداثة. وقد قام منهجه على الوسطية والاعتدال؛ فلم يقبل الغلو والتضييق، كما لم يقبل التهاون بالثوابت أو التفريط فيها. وجعل مقاصد الشريعة في مركز اهتمامه، مع التزامه بصيانة النصوص والأحكام المجمع عليها، واتجه في تعامله مع المذاهب إلى اختيار الرأي القائم على الدليل من غير تعصب مذهبي. كما أولى القرضاوي أهمية خاصة للاجتهاد الجماعي والعمل المؤسسي، مؤكدا أن القضايا المعقدة في العصر الحديث لا يمكن أن يستوعبها الاجتهاد الفردي وحده، وأسهم في دعم المجامع الفقهية وتطويرها. وربط، من خلال مفهومه لفقه الواقع، بين الفتوى والمعطيات الاقتصادية والاجتماعية والسياسية. وهكذا استهدفت منهجيته بناء فقه حيوي يجمع بين الثابت والمتغير، ويتفاعل مع العصر من غير أن يفقد جوهره وأصوله. وتتناول هذه الدراسة التصور الفقهي للقرضاوي ورؤيته الاقتصادية القائمة على المقاصد، من خلال التركيز على جهوده في مجال فقه الزكاة. وتعتمد الدراسة بصفة خاصة على كتابه «فقه الزكاة»، لتبيان أن تصوره للزكاة يقوم على اعتبارها نظاما متكاملا يحقق تداول الثروة، ويعزز العدالة الاجتماعية، ويحد من الفقر، ويؤسس للتكافل الاجتماعي في صورة مؤسسية. وفي هذا الإطار، تحلل الدراسة آراءه المتعلقة بزكاة النقود الورقية، والرواتب والأجور، ودخول أصحاب المهن الحرة، والأصول الثابتة المدرّة للدخل، وأسهم الشركات، وغيرها من الأموال المعاصرة. وقد خلصت الدراسة إلى أن القرضاوي جعل النماء، والقدرة المالية، وصيانة حق الفقراء، وتحقيق العدالة بين المكلفين، من أهم المرتكزات في ترجيحاته الفقهية. كما ناقشت اهتمامه بالدور الذي تضطلع به الدولة ومؤسسات الزكاة في حصر الأموال الزكوية، وجبايتها، وتوزيعها، وتمكين المحتاجين من الناحية الاقتصادية. وتعكس رؤية القرضاوي في فقه الزكاة العناصر الأساسية لنموذج اقتصادي إسلامي مقاصدي يروم التوفيق بين الموروث الفقهي الكلاسيكي والواقع الاقتصادي المعاصر، ويقوم على العدل والتكافل وصيانة الكرامة الإنسانية.
- MakaleYalnız künye2026Akademik Akıl ile İnanan Kalbin Sentezi: İlahiyat Öğrencileri İçin Kur’an ile İlişki Ölçeği’nin (Kiö) Geliştirilmesi
Süheyb, Okur
İlahiyat eğitimi, doğası gereği öğrencileri “akademik aklın” eleştirel disiplini ile “inanan kalbin” manevi teslimiyeti arasında karmaşık bir sentez kurmaya zorlamaktadır. Ancak mevcut literatürdeki ölçme araçları, öğrencilerin Kur'an-ı Kerim ile kurdukları bu çok katmanlı ilişkiyi genellikle “okuma sıklığı” gibi davranışsal boyutta ele almakta, varoluşsal ve entelektüel bütünleşmeyi ölçmekte yetersiz kalmaktadır. Bu çalışma, ilahiyat fakültesi öğrencilerinin Kur'an-ı Kerim ile kurdukları ilişkinin doğasını; manevi yönelim, akademik ilgi ve bu iki alanın bütünleşmesi ekseninde değerlendirebilecek geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı geliştirmek amacıyla yürütülmüştür. Metodolojik araştırma desenine sahip çalışmanın verileri, 2025-2026 eğitim-öğretim yılı güz döneminde Bayburt Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğrenim gören lisans öğrencilerinden iki aşamalı olarak toplanmıştır. Ölçek geliştirme sürecinde, 161 öğrenciden elde edilen verilerle açımlayıcı faktör analizi (AFA), 288 öğrenciden elde edilen verilerle ise doğrulayıcı faktör analizi (DFA) gerçekleştirilmiştir. Analizler sonucunda, toplam varyansın %63,214’ünü açıklayan, 13 madde ve üç alt boyuttan (Manevi Yönelim, Bütünleşme, Akademik İlgi) oluşan psikometrik açıdan güçlü bir yapı elde edilmiştir. Doğrulayıcı faktör analizi sonuçları, modelin mükemmel uyum iyiliği değerlerine sahip olduğunu göstermiştir (χ²/sd= 2.471, RMSEA=.072, CFI=.942). Ölçeğin iç tutarlılık katsayısı (Cronbach Alpha) ise .884 olarak hesaplanmıştır. Sonuç olarak literatüre kazandırılan “Kur'an ile İlişki Ölçeği (KİÖ)”, öğrencilerin Kur’an’ı Kerim ile kurdukları ilişkiyi sadece teknik bir okuma eylemi olarak değil, akademik merak ve manevi huşunun iç içe geçtiği bütüncül bir tecrübe olarak ölçme imkânı sunmaktadır.
- DerlemeAçık Erişim2026Beth Singler, Religion and Artificial Intelligence: An Introduction, Routledge, 2025, 218 s.
Hasanov, Behram
Beth Singler’s Religion and Artificial Intelligence: An Introduction (2025) is a pioneering study that explores the increasingly complex intersections between religion and artificial intelligence (AI) through the lenses of cultural and digital anthropology. Singler conceptualizes religion and AI as ‘two objects seemingly in motion’ and analyzes their intersections as forms of “entanglement,” challenging the assumption that religion belongs solely to the past while AI represents a purely secular future. Methodologically, the book adopts a bricolage approach rooted in religious studies, drawing on digital ethnography and grounded theory to allow theory to emerge from empirical data. Singler structures the relationship between religion and AI around three key categories: rejection, adoption, and adaptation. Rejection is illustrated through Christian and Muslim apocalyptic responses that frame AI as a threat to divine order. Adoption is examined through cases such as AI-generated sermons, personalized prayer apps, and ritual robots, which de- monstrate how religious traditions integrate AI technologies. Adaptation refers to more subtle transformations, including algorithmic authority, social media filter bubbles, and deepfake imagery, which reshape religious practice and truth claims. In later chapters, Singler analyzes transhumanism as an implicit religion, highli- ghting parallels between AI narratives such as Roko’s Basilisk and classical esc- hatological motifs. She also explores new religious movements that position AI as a spiritual being and discusses posthumanist challenges to human exceptionalism. Overall, the book presents AI as a cultural and religious phenomenon, offering a nuanced framework for understanding religion in the digital age.
- DerlemeAçık Erişim2026Çağdaş Sosyologların Toplum ve Din Görüşleri
Hasanov, Behram
Inger Furseth ve Pål Repstad'ın kaleme aldığı, Ömer Faruk Darende ve Abdulvahap Taştan tarafından Türkçeye kazandırılan Çağdaş Sosyologların Toplum ve Din Görüşleri, din sosyolojisi alanındaki teorik daralmanın aşılmasını hedefleyen kapsamlı bir eserdir. Yazarlar, din sosyolojisinin Marx, Durkheim ve Weber'in klasik mirasıyla sınırlı kalmasının alana ciddi bir kısırlık yarattığını öne sürerek, modern sosyal teorinin birikimini dinin analizine açmayı amaçlamaktadır. Kitabın temel sorusu şudur: Çağdaş sosyal teori, dinin modern toplumdaki rolünü anlamada nasıl ve ne ölçüde kullanılabilir? Bu sorudan hareketle eser, on bölümde Erving Goffman, Zygmunt Bauman, Michel Foucault, Jürgen Habermas, Peter Berger, Thomas Luckmann, Pierre Bourdieu, Anthony Giddens, Arlie Hochschild, Richard Sennett ve Patricia Hill Collins gibi çağdaş sosyolojinin önde gelen isimlerini din olgusu ekseninde yeniden okumaktadır. Her bölüm standart bir kurgu izlemektedir: kuramcının biyografik bağlamı, temel kavramları, genel eleştiriler, dine ilişkin görüşleri, ampirik uygulamalar ve yazarların özgün önerileri. Bourdieu'nun dini sembolik şiddet aracı olarak ele alışı, Foucault'nun pastoral iktidar kavramı, Habermas'ın post-seküler toplum tezi, Giddens'ın düşünümsel kimlik anlayışı ve Hochschild'in duygu kurallarının dinsel cemaatlere uygulanması, kitabın teorik zenginliğini ortaya koyan başlıca örnekler arasındadır. Yazarlar, dinin yalnızca özel alana hapsolmuş ya da gerileyen bir olgu olduğu yönündeki indirgemeci yaklaşımları açıkça reddeder. Aksine, dinin iktidar, kimlik, beden, duygu, kamusal alan ve eşitsizlik gibi temel sosyolojik meselelerle derin biçimde iç içe geçtiğini savunurlar. Bu tutum, kitabın hem teorik tercihlerini hem de kuramcı seçimini doğrudan belirlemektedir. Eserin güçlü yanlarından biri, teorilerin soyut bir düzeyde sunulmakla kalmayıp ampirik araştırmalarda nasıl kullanılacağına dair somut rehberlik etmesidir. Yazarlar, kadın kuramcıların azlığı ve Batı merkezci perspektif gibi sınırlılıkları da dürüstçe kabul etmektedir. Titiz ve kavramsal açıdan tutarlı çeviriyle birlikte bu eser, Türkiye'deki din sosyolojisi literatürüne özgün ve kalıcı bir katkı sunmaktadır.
- MakaleAçık Erişim2025Bir kur’an falı örneği: hâzâ kitâbu fâl-ı kur’ân-ı ‘azim budur
Büyükada, Merve
Türklerde fal bakma geleneği İslamiyet öncesi dönemde başlayıp günümüze kadar devam etmiş ve yüzyıllar içinde birçok metot kullanılmıştır. Bunun sonucu olarak farklı muhtevalardan oluşan manzum, mensur ya da manzum-mensur karışık pek çok “falname” kaleme alınmıştır. Sayıları henüz tespit edilememiş olan bu türün örnekleri çeşitli kütüphanelerde muhtelif yazma eserler içinde yer almaktadır. Millî Kütüphane Yazmalar Koleksiyonu 06 Mil Yz A 1881/6 numarada kayıtlı “Hâzâ Kitâbu Fâl-ı Kur’ân-ı ‘Azîm Budur” başlıklı falname de bunlardan biridir. Mensur bir Kur’an falı olan metin 169 varaklık bir mecmuanın 131b-135b sayfaları arasındadır. İstinsah tarihi 1205/1790-91’dir. Müstensihi Osmân İbn-i Halîl’dir. Kur’an falında ilk olarak tefeül edecek kişinin riayet etmesi gereken hususlar verilmiştir. Daha sonra -sırasıyla- yirmi dokuz harf, farklı surelerden seçilmiş ayetlere dayandırılmış ve devamında harfler tevil edilmiştir. Harf grubunu yorumlayan bir falname örneği olan metinde, tevillerin genellikle müspet bir duruma işaret ettiği görülmüştür. Ancak bunun yanında menfi veya müspet ile menfi durumun birlikte verildiği ifadeler de bulunmaktadır. Bu çalışmada Kur’an falının çeşitli hususiyetlerine değinilmiş ve ardından metin Latin harflerine aktarılarak araştırmacıların istifadesine sunulmuştur.
- MakaleAçık Erişim2025A prose fortune tellıng: hazâ kitâbu fâl-ı kur’ân
Büyükada, Merve
Humans have been curious about discovering what lies in the great beyond and predicting the future since practically the dawn of time. Over the millennia, they’ve used stars, animal bones, bird flight patterns, and even books to achieve that – with techniques and tools alike showing immense variation depending the period and geography in question. Nevertheless, fortune telling is seemingly universal acrost most cultures. In the context of Ottoman-Turkish culture, this art is referred to as “fal.” As such, Ottoman-era fortune telling guide books or manuals were called “fal-name.” Koranic fal-names (commonly dubbed “fâl-ı Kur’an” or “tefeülname) proved especially popular. Some were written in verse, some in prose, and others in a mixture of both. In this study, we have examined one such a book: Hâzâ Kitâbu Fâl-ı Kur’an (55Hk519/6, Samsun Provincial Library Collection). We’ve specifically focused on folios 63b through 65b (out of 111 in total). While the author remains unknown, he do know that it was penned in around 1735 or 1736 CE (1147 AH). The book talks at length about how one should go about reading a fortune at the beginning. Arranged in alphabetical order, every (abjad) letter corresponds with an ayah from the Quran, followed by two possible interpretations, one good, the other bad. We’ve transcribed the folios in question into the Modern Turkish (Latin) alphabet, and analysed them for content, orthography, and language.
AtıfOpenAlex2TR Dizin2
İncele




