Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

  • MakaleAçık Erişim2025
    “Lâ Tekûmü’s-sâatü Hattâ” Kalıbıyla Nakledilen Rivayetlerin Anlamı

    Türkoğlu, Hamdi

    Temel hadis kaynaklarında kıyamet alâmetleriyle alakalı çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetlerden bir kısmı “لاَ تَقُومُ السَّاعَة حتى” kalıbıyla rivayet edilmiş devamında ise kıyamet kopmadan önce meydana gelecek birtakım olaylar sıralanmıştır. Bu çalışma, kıyametle ilgili mezkûr kalıpla nakledilen rivayetlere odaklanmakta ve bu rivayetlerin muhtevalarından hareketle ilgili kalıbın ne anlam ifade ettiği üzerine yoğunlaşmaktadır. Bahsi geçen rivayetler insanın iradesi ve sorumluluğu bakımından iki ana gruba ayrılabilecek niteliğe sahiptir. Birinci gruptaki rivayetler ve içerikleri insan gücünün ve sorumluluğunun dışındadır. Dolayısıyla bu konulara insanın müdahale etmesi, değiştirmeye veya düzeltmeye çalışması çok mümkün gözükmemektedir. Rivayetlerin diğer bir kısmında ise ağırlıklı olarak bireysel ve toplumsal bozulmalardan bahsedilmektedir. Dolayısıyla bu bağlamdaki rivayetlerin ifade ettiği asıl anlam, dünyanın sonu anlamındaki kıyametin kopması değil, bireyin ve toplumun hayatındaki bozulan hususların düzeltilmesi ve bu konularda gerekli önlemlerin alınmasıdır. Bu öncelikli mânânın yanında bu rivayetler, kıyamete yakın bir zamanda muhtelif alanlarda bozulmaların olacağına işaret etmektedir.

  • MakaleAçık Erişim2025
    An Analysis of the Narrations on Wiping the Neck

    Türkoğlu, Hamdi

    This study addresses the matter of wiping the neck in the narrations, aiming to identify the foundations of this practice within the ḥadīth literature. While numerous ṣaḥīḥ (sound) narrations provide a detailed description of ablution (wuḍūʾ), they do not include any information regarding the wiping of the neck. Likewise, it is noteworthy that in thematically classified ḥadīth sources, while chapter headings (bāb) have been established for the wiping of the head, ears, or feet, there is a conspicuous absence of any such heading for the wiping of the neck. Conversely, some narrations, which have been identified as weak (ḍaʿīf) or fabricated (mawḍūʿ), do mention the wiping of the neck. The narrations concerning this practice have been transmitted through Wāʾil b. Ḥujr and ʿAbdallāh b. ʿUmar. It has been established that the narrations originating from Wāʾil b. Ḥujr are weak, while the report transmitted from ʿAbdallāh b. ʿUmar is not found in the foundational ḥadīth collections and has been deemed fabricated. In response to these narrations, ḥadīth scholars (muḥaddithūn) and jurists (fuqahāʾ) have adopted varying approaches. Some scholars, such as al-Ghazālī, accepted these narrations—despite their being understood as weak or fabricated—as proof (dalīl) and consequently considered the wiping of the neck to be a Sunnah (prophetic practice). In contrast, some scholars, including al-Nawawī, have deemed the wiping of the neck a reprehensible innovation (bidʿa), stating that no ṣaḥīḥ (sound) narration on this matter exists from the Prophet. According to another viewpoint, while acknowledging the weakness of the narrations, the act of wiping the neck is regarded as recommended (mustaḥabb). Furthermore, there exist some ṣaḥīḥ narrations indicating that the Prophet, when wiping his head, would pass his hands to the nape of his neck. However, this action has not been interpreted by the scholars (ʿulamāʾ) as evidence for the distinct practice of wiping the neck; rather, it has been understood as an integral part of the motion of wiping the head.

  • MakaleYalnız künye2024
    ‘İman Etmiş Olamaz’ Kalıbıyla Nakledilen Rivâyetler Üzerine Bir İnceleme

    Türkoğlu, Hamdi

    Tarihî süreç içerisinde hadislerin doğru anlaşılması önemsenmiş ve bunun için hem geçmişte hem de günümüzde pek çok çalışma ve araştırma yapılmıştır. Hadisin metnine ağırlık veren bazı hadis ilimleri ve şerhler daha ziyade bu amaçla kaleme alınmış çalışmalardır. Bu araştırmada da esasen bir kısım hadislerin nasıl anlaşılması gerektiğine odaklanılmış ve içeriğinde “ لا يؤمن احدكم /iman etmiş olmaz” ifadesinin yer aldığı rivâyetlerin ne anlam ifade ettiği tetkik edilmiştir. Zira bu ifade, geçtiği rivâyetlerin tamamında aynı manayı taşımamaktadır. İlgili ifadenin geçtiği rivâyetin içeriğinde inanç esasları zikrediliyorsa ifade hakiki manada kullanılırken, rivâyetin içeriğinde sosyal ilişkilerden bahsediliyorsa bu durumda da mecazî anlamda kullanılmaktadır. Bir diğer ifadeyle muhtevasını inanç esaslarının oluşturduğu rivâyetlerdeki bu ifade, imanın aslının nefyine hamledilirken inanç esaslarının dışında kalan konulardan bahseden rivâyetlerde ise imanın kemaline hamledilmiştir. Bu itibarla rivâyetin muhtevası, “iman etmiş olamaz” ifadesinin anlamını belirlemektedir. Bu durum dikkate alınarak konuyla ilgili rivâyetler “imanın aslına taalluk eden rivâyetler” ve “imanın kemaline taalluk eden rivâyetler” şeklinde iki ana başlıkta incelenmiştir.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Etbâu’t-Tâbiîn Neslinden Gelen Bir Alim Zaviyesinden İsnad ve İsnadla İlgili Bazı Konulara Bakış: Abdullah b. Mübârek’in Yaklaşım ve Katkıları

    Türkoğlu, Hamdi

    Etbâu’t-Tâbiîn tabakasından olan Abdullah b. el-Mübârek, hicrî ikinci asırda hadis, fıkıh ve tasavvuf gibi alanların önemli simalarından biridir. Hadis tarihinin tedvin ve tasnif gibi iki önemli dönemine şahit olan Abdullah b. el-Mübârek, hadis ilminin muhtelif konuları hakkındaki düşünceleri ve telif etmiş olduğu eserleri ile bu dönemin hadis ilminin şekillenmesine katkı sunduğu gibi sonraki dönemde yapılacak çalışmalar için de örnek teşkil etmektedir. Telif etmiş olduğu eserlerin tasnif döneminin ilk ürünleri olması ve bu eserlerin bir kısmının günümüze ulaşması hicrî ikinci asırdaki tasnif anlayışını ve zihniyetini yansıtması bakımından önem arz etmektedir. Diğer taraftan hadis ilminin muhtelif konuları hakkındaki yaklaşımları, ilgili konuların gelişmesi ve şekillenmesine önemli katkılar sağlamıştır. Özellikle isnadın hadis için önemini vurgulaması, râvilerin adalet ve zabtı konusundaki açıklamaları, cerh ve ta’dil alanında râviler hakkındaki değerlendirmeleri bu konuların temelini oluşturduğu söylenebilir. Bu sebeple bu çalışmada İbnü’l- Mübârek’in isnada ve isnadla doğrudan alakalı bazı konulara yaklaşımı tetkik edilecektir.

  • MakaleAçık Erişim2023
    Kadının Kocasına Secde Etmesinden Bahseden Rivâyetler Üzerine Bir İnceleme

    Türkoğlu, Hamdi

    Son dönemlerde, özellikle karı-koca ilişkilerine dair rivâyetlerin artarak tartışıldığı ve gündeme taşındığı görülmektedir. Bu makalede, öne çıkan rivâyetlerden biri olan kadının kocasına secde etmesi tetkik edilmektedir. Söz konusu rivâyet; tez, makale, kitap gibi çeşitli akademik çalışmalardan sosyal medya platformlarına kadar çeşitli mecralarda lehte ve aleyhte birçok değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Konuyla ilgili yapılan bazı çalışmalarda bahsi geçen rivâyetler üzerinden özelde Hz. Peygamber ve onun sünnetinin genelde ise İslam’ın tenkit edildiği ve bu tenkitlere cevap niteliğinde muhtelif çalışmaların yapıldığı görülmektedir. Bu da konuyla ilgili rivâyetlerin detaylı araştırılmasının ve doğru anlaşılmasının önemini gerekli kılmaktadır. Çalışma ilgili rivâyetin genel olarak sübût ve delâletine odaklanmaktadır. Bir başka ifadeyle bahsi geçen rivâyetin Hz. Peygamber’e nispetinin sıhhati ve muhtevası üzerinde durulmuştur. Ebû Hureyre, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Abbas, Muâz b. Cebel, Hz. Âişe, Zeyd b. Erkam, Câbir b. Abdillah, Abdullah b. Ebî Evfâ gibi çok sayıda meşhur sahâbî tarafından merfû olarak nakledilen rivâyetin sıhhat bakımından farklı dereceleri bulunmaktadır. Bu meyanda incelenen rivâyetler arasında sahih hadisin şartlarını tam olarak taşıyan sahih li-zatih bir rivâyetin olmadığı anlaşılmıştır. Bununla birlikte rivâyetlerin birbirini desteklemesi cihetiyle birçok tarik için sahih li-gayrih ve hasen hükmünün verilebileceği görülmüştür. Öte yandan çalışmada sıhhat bakımından rivâyetin bazı tariklerinin zayıf olduğu tespit edilmiş bununla beraber bu rivâyetlerin de temel hadis kaynaklarında yer aldığına dikkat çekilmiştir. Ayrıca makalede son yıllarda yapılan bazı çalışmalarda rivâyetin sıhhati hakkındaki yaklaşımlarına yer verilmiştir. Bu çalışmalardan bir kısmı rivâyetin Hz. Peygamber’e ait olduğunu kabul ederek bahsi geçen rivâyetlerden hareketle İslam’ın kadına bakışını eleştirilirken diğer bir kısmında ise bu eleştirilerin de etkisiyle bu konudaki rivâyetlerin ya aşırı zayıf ya da uydurma olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca çalışmada, bu ve bunun gibi rivâyetlerin değerlendirilmesinde önyargılardan uzak durmanın rivâyetlerin doğru anlaşılması ve değerlendirilmesi noktasında önemli olduğuna işaret edilmiş, önyargılardan uzak durmanın, nesnellik ve tarafsızlığın hadis değerlendirmelerinde önemli bir kriter olduğu belirtilmiştir. Ayrıca üzerinde durulan rivâyet ve benzerlerinin anlaşılması ve değerlendirilmesi noktasında lafzî ve literal yaklaşımın rivâyetin doğru anlaşılmasına mani olacağı belirtilerek ilgili rivâyetlerin değerlendirilmesinde metnin altında yatan mana ve maksada odaklanmanın daha isabetli sonuçlara ulaştıracağı vurgulanmıştır. Öte yandan muhteva yönüyle bahsi geçen rivâyetlerde iki önemli husus vurgulanmıştır. Bu hususlardan ilki, beşerin beşere secde etmesinin yasaklanması ve ibadet kastıyla yapılacak secdenin sadece Allah'a yapılmasıdır. Bu kapsamda çalışmada vahdaniyet ve uluhiyetin şiarı olan secdenin Allah’tan gayrısına yapılamayacağının altı çizilmiştir. İlaveten peygamberler de dahil olmak üzere fani olan hiçbir şeye ifrad derecesine varacak ta’zimin yapılamayacağı ifade edilmiş ve bu hususta sahabenin şahsında ümmetin uyarıldığına dikkat çekilmiştir. Rivâyetin vurguladığı ikinci husus ise ailenin temel taşı olan karı-koca ilişkilerindeki haklar ve sorumluluklardır. Bu bağlamda çalışmada söz konusu rivâyetlerin kadının kocasına saygı göstermesini, görev ve sorumluluklarını yerine getirmesini salık verdiğine değinilmiştir. Ayrıca mezkur rivâyetten kadının aşağılanması, tahkir edilmesi, erkeğe nispetle ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesi gibi anlamları çıkarmanın mümkün olmadığı gibi; insan olma, kul olma cihetiyle de kadını kocadan aşağı bir konuma itmediği, erkeğin kadından daha faziletli veya daha hayırlı olduğunu da göstermediği ifade edilmiştir. Yine ilgili rivâyetin Kur’an ve sünnet bütünlüğünde değerlendirmenin önemini göstermesi bakımından kocanın da hanımına karşı bazı sorumluluklarına değinilmiştir. Kadının kocasına secde etmesinden bahseden rivâyetin sıhhatinin ve manasının tespitini amaçlayan bu çalışma temelde iki ana başlıkta ele alınmaktadır. İlk başlıkta konuyla ilgili rivâyetlerin sıhhati üzerinde durulmuş ve rivâyetler “makbûl rivâyetler” ve “zayıf rivâyetler” şeklinde iki alt başlıkta toplanmıştır. Ardından da rivâyetlerin genel sıhhat değerlendirmesi yapılmıştır. İkinci başlıkta ise rivâyetin muhteva ve manası üzerinde durulmuştur.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex1TR Dizin2
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2023
    Tartışmaların odağındaki sahâbî ebû hureyre (bir rivayet bağlamında hadis uydurduğu iddiası)

    Türkoğlu, Hamdi

    Sahâbeye yöneltilen tenkitleri yine sahâbe dönemine kadar götürmek mümkündür. Başta Hz. Âişe olmak üzere bir kısım sahâbîlerin, Hz. Peygamber’den eksik işitmeleri veya hatalı rivayette bulunmaları sebebiyle bazı sahâbîlerin rivayetlerini düzelttikleri (istidrak) bilinmektedir. İlk müslüman nesil olan sahâbenin birbirleri hakkındaki uyarıları, tenkitleri ve düzeltmeleri, hata yaptığı düşünülen sahâbînin adaletini ortadan kaldırma, güvenilir olmadığını ortaya koyma ve nihayet rivayetini kabul etmeme amacına matuf olmayıp nakledilen rivayetin tashihini amaçlamaktadır. Ancak sahabe asrından yaklaşık iki asır sonrasına (hicri III. asır) gelindiğinde ise sahâbe hakkındaki tenkitlerde menfî anlamda bir evrilme olduğu görülmektedir. Artık bu asırdan itibaren bazı şahıs ve fırka mensupları bazı sahâbîlerin doğrudan adalet vasıflarına yönelik tenkitlerde bulunmuşlardır. Sözü edilen asırda ilk defa bazı sahâbîlerin yalan söylediği dile getirilmiş, bunlar da yine Hz. Ömer, Hz. Âişe gibi bazı sahâbîlere nispet edilmiştir. Buna göre bir sahâbînin yalancı olduğu yine başka bir sahâbî tarafından ortaya konulmaktdır. Ancak bu anlamda sahâbeye nispet edilen rivayetlerin güvenilir senedleri bulunmadığı gibi temel hadis kaynaklarında da yer almadıkları, muhtelif türlerde kaleme alınan akademik kitap ve makalelerde ortaya konulmuştur. XVIII ve XIX. asırlara gelindiğinde ise III. asırda temeli atılan bu menfî tavra müsteşriklerin de dahil oldukları görülmektedir. Dolayısıyla bu son asırlardan günümüze kadarki zaman dilimi içerisinde müsteşriklerle beraber bazı araştırmacılar, geçmiş dönemlerde dile getirilen iddiaları daha da geliştirip genişleterek gündeme taşımayı başarmışlardır. Özellikle sahâbenin adaletini hedef alan bu menfî tenkitlerin hadis rivayetinde aktif rolü olan ve önde gelen sahâbîler etrafında yoğunlaştığı dikkat çekmektedir. Bu meyanda Hz. Âişe, Abdullah b. Abbâs, Abdullah b. Ömer gibi meşhur sahâbîler, bu eleştirilerden fazlasıyla nasibini alan isimlerden birkaçıdır. Aynı eleştirilerin odağında yer alan ve en çok hadis rivayet eden Ebû Hureyre de çok hadis rivayet etmek ve yalan söylemekle itham edilerek ismi ve soyu bilinmeyen bir şahıs olarak değerlendirilmiştir. Son birkaç asır içerisinde sahâbeye yöneltilen tenkitlere 1957 yılında vefat eden Abdulhüseyin Şerefüddin el-Mûsevî de katkı sunmuştur. Ebû Hureyre hakkında ve yine “Ebû Hureyre” isimli müstakil ilk çalışmayı yaptığı belirtilen Mûsevî, bu kitabında Ebû Hureyre’nin kimliğinin meçhul olduğunu, Suffe ehlinin fakirleri içerisinde yer aldığını, karın tokluğuna çalışarak ve başkalarına hizmet ederek geçimini sağladığını, eğitimsiz ve kültürsüz olduğunu ifade etmektedir. Lübnan asıllı Şiî müellif Mûsevî’nin tenkitleri arasında Ebû Hureyre’nin hadis uydurduğu iddiası da yer almaktadır. Mûsevî, Ebû Hureyre’nin kedilere olan sevgisi ve tutkusu sebebiyle kedisiyle ilgilenmeyen hatta onu hapsedip yiyeyecek-içecek bir şey vermeyen, çevrede serbestçe dolaşıp beslenmesine de müsaade etmeyen bir kadının cehenneme girdiğini bildiren rivayeti Hz. Peygamber adına uydurduğunu iddia etmiştir. Ona göre bu rivayet, Ebû Hureyre’nin uydurduğu hayali bir rivayettir. Mûsevî aynı zamanda bahsi geçen iddiasını güçlendirmek için ilgili hadis bağlamında Hz. Âişe’nin Ebû Hureyre hakkındaki itirazını delil olarak kullanmıştır. Hz. Âişe’ye nispet edilen ve tek senedle rivayet edilen (garîb) bu rivayete göre Hz. Âişe, Ebû Hureyre’nin bahsi geçen rivayeti naklettiğini işitince onu sorgulamış, azarlamış ve Hz. Peygamber’den rivayette bulunduğu zaman daha dikkatli olmasını tenbihlemiştir. Bu makalede, Ebû Hureyre’nin kedisine işkence etmesi sebebiyle bir kadının cehenneme girmesinden bahseden rivayet temelinde Mûsevî’nin iddiası tartışılacaktır. Aynı zamanda Mûsevî’nin kendi görüşünü desteklemek üzere delil olarak kullandığı Hz. Âişe’nin Ebû Hureyre hakkındaki itirazı değerlendirilecektir. Bahsi geçen rivayetler işlenirken öncelikle Ebû Hureyre tarikli rivayetler ele alınacaktır. Rivayetin senedleri tablo halinde verilecek, senedlerdeki ravilerin güvenilirlik durumlarına işaret edilerek sıhhat durumları otaya konulacaktır. Ayrıca çalışmanın ana temasını oluşturan bu rivayetin Ebû Hureyre dışındaki diğer sahâbî ravileri konumunda olan Abdullah b. Ömer, Cabir b. Abdillah, Abdullah b. Amr ve Esma bnt. Ebu Bekr’den gelen rivayetler incelenecektir. Ebû Hureyre’den nakledilen rivayetlerde olduğu gibi mezkur sahâbîlerin rivayetleri de muhtelif senedleriyle birlikte değerlendirilecektir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex1TR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleYalnız künye2020
    Zühlî ile buhârî arasındaki tartışmalar ve rivayetlere yansıması

    Türkoğlu, Hamdi

    405ÖzHicrî III. asır, hadis tarihi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Hadis ve sünnet konusunda yapılan faaliyetler dikkate alınarak bu dönem hadis tarihinin altın çağı olarak nitelendirilmektedir. Bununla birlikte bu asrın ilk yarısında mihne gibi bazı olumsuz hâdi-seler de yaşanmıştır. Bu dönemde savunuculuğunu Muʻtezile’nin üstlendiği Kur’an’ın mahlûk olduğu fikri, Abbasî idaresi tarafından benimsenmiş ve bu resmî fikri kabul etme-yen birçok âlime baskı yapılarak söz konusu düşünceyi kabul etmeyenler ağır bir şekil-de cezalandırılmıştır. İdare tarafından ulemâya yapılan baskılar süreç içerisinde azalıp sona ermesine rağmen yankıları bir süre daha devam etmiş, bu defa ulemâ kendi içeri-sinde konu etrafında tartışmaya girişmiş ve ilgili meseleyi baskı unsuru olarak kullan-mıştır. Bazı muhaddisler bu sebeple birbirini tenkit ederek birbirlerinin rivayetlerini terk etmiştir. Nitekim mezkûr tartışmalara bizzat şahit olan ve aynı zamanda bu tartışmaların birer tarafı olan Buhârî ve hocası Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî de bu olumsuzluklardan nasibini almıştır. Öyleki Buhârî, Zühlî’nin beldesi Nîsâbûr’u terk etmek zorunda kalmış-tır. Dönemin iki güvenilir ve meşhur muhaddisi arasındaki bu olumsuz gelişmelerin izleri rivayetlerde de görülmektedir. Bu çalışmada hoca Zühlî ile talebe Buhârî arasındaki tar-tışmalar ve bu tartışmaların rivayetlere yansıması üzerinde durulmuştur.

    AtıfTR Dizin2
    TR Dizinİncele