Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Yazarlar

  • MakaleYalnız künye2018
    Toplumsal ekoloji bağlamında türklerin doğa ile ilişkilerine genel bir bakış: mandıra filozofu filminin düşündürdükleri

    Kabak, Turgay

    Bu çalışmada Türklerin doğaya yaklaşımı temelde mitolojik dönem, ilahidinler dönemi ve modern dönem olarak üçe ayrılıp her üç dönemi deetkileyen düşünce tarzı ve dinamikler (üretim, tüketim, modernleşme,kapitalizm vb.) toplumsal ekoloji bağlamında incelenip açıklanmayaçalışılmıştır. Bozkır kültürünün en seçkin örneklerinden birisini ortaya koyanTürkler, temel geçim kaynağı olarak tarım ve hayvancılığı seçtikleri içindaima doğa ile iç içe bir hayat sürmüşlerdir. Bu hayat esnasında doğadakisudan, ağaçtan, bitkiden, hayvandan ve bilumum canlıdan yararlanmışlardır.Başka bir ifadeyle Türklerin kurduğu kültür ve medeniyet içerisinde doğaunsurları vazgeçilmez bir yere sahiptir. Ġlk planda maddi alışveriş olarakgörünen bu ilişkiler sadece sosyo-ekonomik alanda kalmamış, Türklerininanış ve düşünüş dünyasına da etki etmiş ve doğaya saygı duyan birfelsefenin oluşmasını sağlamıştır. Çalışmanın konusu da bu felsefede zamaniçerisinde meydana gelen değişimlerdir.

    AtıfTR Dizin7
    TR Dizinİncele
  • MakaleYalnız künye2015
    Romantikten postmoderne bir insan olarak roman kahramanının ölümü

    Yalçın, Fatih

    Her kuşak kendi tercümesini yapar. T.S. EliotBu çalışmada tarihsel süreç içerisinde hayatla edebiyat ilişkisi gerçeklik bağlamında değerlendirilmiş edebiyat metninde insanî duruş ve insanın varlığı problemi irdelenmeye başlanmıştır. Neredeyse insanlık tarihi ile eşzamanlı olarak ortaya çıkmış olan sanatsal etkinliklerin insanın insanla, insanın doğayla ve insanın eşyayla ilişkisinde yaşanan değişime paralel olarak yaşadığı etkileşimin sonucunda uğradığı dönüşüm tespit edilmeye çalışıldı. Sonuç olarak Tanrı merkezli dünya algısından aklın öncelendiği insan merkezli dünya algısına ve insanın merkezi konumunu kaybettiği bugünkü duruma geçiş sürecinde genelde sanat eseri özelde ise edebiyat metninin insan aleyhine gelişen yeni duruma çok kolay uyum sağladığı iddia edilmiştir. Her geçen gün insanî olanla ilişkisi zayıflayan edebiyat ve daha özelde bir edebi tür olarak roman genel edebiyat okurundan da uzaklaşmış daha elit bir okur kitleye hitap eder hale gelmiştir. Gasset'in "sanatın insansızlaştırılması" diye ifade ettiği bu durum özellikle roman türü için roman kahramanları üzerinden kolaylıkla takip edilebilecek bir süreçtir. Bir anlamda insanın itibar kaybı olarak değerlendirilebilecek bu süreç insan merkezli dünyanın insanlığı mahkûm ettiği acılarla doğrudan ilgilidir ve bu acı tecrübelerin insanın kendi türüne karşı geliştirdiği güvensizlik duygusunu körüklemekle sonuçlanmıştır. Romanın insani olandan ve dolayısıyla insandan uzaklaşmasının arka planında yatan temel gerekçe de bu acılardan, gerçek dünyanın onu sürüklediği bunalımlardan uzaklaşma duygusudur. Bir anlamda kendisine, kendi türüne yabancılaşan insana bir edebi tür olarak roman da yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşma sürecinin sonunda bir edebi tür olarak romanın insansızlaşması sonucu beraberinde "roman öldü mü?" sorusunu gündeme getirmiştir. Geleneksel romanın insan merkezli yapısının çökmesi bu sorunun sorulmasının temel kaynağını oluşturur. Elbetteki roman ölmemiştir. Ama rahatlıkla ifade edilebilir ki bir roman kahramanı olarak insan ölmüştür. Bu ölüm ilanı bir edebi tür olarak romanı öldürmese de çok farklı bir forma sokmuştur. Bir anlamda insanı kendi yaşam alanından dışlayan roman türü hayata tuttuğu aynayı kendisine çevirmiş, kendi kendini konu edinir olmuştur. Bu değişim süreci sadece roman kahramanını değil genel anlamda sanatçı özel anlamda ise roman yazarını da değişime uğratmıştır. Bir anlamda büyük iddiaların adamı, toplumu kendi dünya algısı yönünde eğitme ve değiştirme amacındaki roman yazarı, romanda olduğu gibi kendi dünyasına dönüş biçiminde bir kaçışa yönelmiştir. (Şaylan, 2009: 112) Aslında bu durum aydınlanma düşüncesinin yazara yüklediği misyonun iflas etmesinin bir sonucudur. Bir anlamda bu sonuç, tanrı merkezli dünyadan insan merkezli dünyaya geçiş sürecinde insana yüklenen ağır sorumluğun altında kalan insanın yaşadığı travmatik bir sonuçtur. İnsana aydınlanma düşüncesi ile vadedilen mutluluk ve refah gerçekleşmemiş aksine insanlık yaşanan iki dünya savaşının neticesinde acılara mahkûm olmuştur. Vadedilen ve yaşanan arasındaki makasın açılması aydınlanma misyoneri gibi çalışan yazarların aydınlanma düşüncesi ve kendi kendileriyle yüzleşmeleri sonucunu doğurmuş bu yüzleşme süreci öncelikle hayal kırıklığı ve ardından yazarın bir fetih ve mühendislik alanı olarak gördüğü gerçek hayattan geri çekilmesi, kendine ve doğal olarak eserine dönmesiyle sonuçlanmıştır. Bütün bu süreç neticesinde yazar hem güven hem de özgüven kaybına uğramıştır. Güven kaybı okurla yazar arasındaki ilişkiyi yazar aleyhine bozmuş, bir anlamda yazarı kendi yalıtılmış dünyasında yalnızlığa mahkûm etmiştir. Neredeyse geleneksel romanın tanrı yazarı yazdıklarına muhatap bulamaz hale gelmiştir. Aslında bu süreç yazarın da aydınlanma düşünürlerinin ihanete uğramasıyla doğrudan ilgilidir. Aydınlanma düşünürlerinin sözcüsü ve misyoneri gibi çalışan geleneksel yazarın, onlardan ilhamla okura vadettiklerinin gerçekleşmemesi aksine insanlık açısından daha fazla acılı, daha fazla ölümlü açlığın ve güvensizliğin hüküm sürdüğü bir dünya insanlığı bunalıma sürüklemiştir. Bu bağlamda popüler romanın yaygınlaşmasını bir anlamda yazarın genel geçer okurla barışma, onu dikkate alma fildişi kuleden feragat edip insan içine çıkma gayreti olarak da değerlendirebiliriz. Bu süreç yazarın kendi türüyle arasında açtığı mesafenin kapanması, kendisinin de bir insan olduğunu hatırlaması, özüne dönüş sürecidir. Fakat bu öze dönüş süreci, yazarın bireyselleşmesini de beraberinde getirmiştir. Bu bireyselleşme ise yazar ile okur arasında farklı sorunların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Yazarın bireyselleşmesinin ortaya çıkardığı en önemli sorun edebiyat eserinin anlam(sızlık)ı sorunudur. Okur, yazarın bireysel dünyasından devşirdiği ve bir bakıma şiirin diliyle imgeleştirdiği dünyayı anlamakta zorlanır, o dünya içerisinde kendine yer edinme imkanı bulamaz hale gelir. Özgüven kaybı ise -ki bu özgüven zaman zaman kibre, kendini insanüstü bir varlık konumuna oturtmaya (tanrı yazar) kadar varmıştıryazarı insanileştirmiştir. Kibir mütevazılığa, tanrılık iddiası insaniliğe dönüşmüştür. Artık o büyük iddiaların kahramanı, bir toplum mühendisi değil, kendi sıradan yaşamının, özlemlerinin ve bunalımlarının yazarıdır. Kendi türünü oluşturan diğer herkes gibi dünyaya karşı güvensiz, dünyanın verdiği acılardan rahatsız, gelecekle ilgili kaygı taşıyan bir "insan"dır. Dünyada işlerin insan adına iyi gitmediğini farkındadır. Modernleşme sürecinin tartışılmaz kıldığı yeni insanlık değerlerini sorgular, gelenekle yeniden ve sağlıklı bir ilişki kurmanın derdindedir. Ancak, toplumsal hayattan uzaklaşması, kendi iç dünyasına yoğunlaşması onu okurdan iyice uzaklaştırmış, edebî faaliyetlerinin küçük bir azınlığa hitap etmesinin önüne geçememiştir. Bu sonucun ortaya çıkmasında televizyon ve sosyal medya gibi iki güçlü rakiple baş edememesinin de etkisi büyüktür. Yazılı olanın görsel olanla mücadelesi sürekli görsel olanın lehine gelişmiş, yazılı olan sürekli değer kaybetmiştir. Sonuç

  • MakaleYalnız künye2012
    Endülüs’te Tefsir kültürü

    Şentürk, Mustafa

    Endülüs tefsir kültürünü ele almayı amaçladığımız bu makalede, bölgede oluşan tefsîr anlayışını genel hatlarıyla şu sorulara cevap arayarak ele almak istiyoruz: Endülüs’te tefsîr nasıl ve ne zaman başladı? Endülüs’te tefsîrin öncüleri kimlerdi? Endülüs’te tefsîrin kaynakları nelerdi? Bölge müfessir-leri eserlerinde daha çok hangi Tefsîr kitaplarına başvuruyorlardı? Bölgede yaygın olan tefsîr usûlü nasıldı? Çeşitli tefsîr yönelişlerinden hangilerine daha çok ilgi duyuyorlardı? Bölge tefsîrinin özellikle-ri nelerdi? Endülüs’teki tefsîr anlayışı, diğer İslâm bölgelerinden farklılık arz ediyor muydu? Arz ediyor idiyse bunlar nelerdi? Ve son olarak Endülüs, bütün yönleriyle tefsîrde bir ekol oluşturabildi mi?

    AtıfTR Dizin6
    TR Dizinİncele
  • Derleme MakaleYalnız künye2011
    An evalution on the early classification preriod of hadiths

    Aydin, Nevzat

    Bu araştırma, hadis tarihinin teşekkül dönemini oluşturan ve hadis edebiya- tının altın çağı olarak kabul edilen h.III. asrı hazırlayan ilk tasnif faaliyetle- rinin gerçekleştiği süreci, tarihî ve sosyo - kültürel bağlamlarını dikkate ala- rak bütüncül bir perspektifle yeniden okumayı amaçlamaktadır. Bu noktada ilk tasnif faaliyetinin tarihî seyri, ilk musannef eserlerin ortaya çıkış süreci, hadisleri tasnif mantığı ve özellikleri, ayrıca musannefleri isimlendirme problemi gibi konular ele alınıp değerlendirilmiştir. Esasen bu dönem üze- rine yapılan çalışmalar, özellikle tedvin ve tasnif hareketinin menşei ve ma- hiyeti hakkında yaşanan bir takım tartışmalara ışık tutacak niteliktedir.

    AtıfTR Dizin5
    TR Dizinİncele