Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları
Yazarlar
- Karaduman, Ruken(9)
- Oruç, Osman(7)
- Aytaç, Aslıhan(6)
- Erbay, Ömür(4)
- Akkoyun, Tuğba(3)
- Büyükada, Merve(3)
- Dayı, Rumeysa Bakır(3)
- Kabak, Turgay(3)
- Tiyek, Muhammet Akif(3)
- Akpinar, Ahmet(2)
- Arıcı, Şemsinur(2)
- Azili, Kenan(2)
- Dayı, Özkan(2)
- Deveci, Mutlu(2)
- Erbay, Nazire(2)
- Erzen, Mehmet Halil(2)
- Kaya, Musa(2)
- Yalçın, Fatih(2)
- Akboğa, Gökçenur(1)
- Aktaş, Ayşe(1)
- Alçın, Fatih(1)
- Aras, Zakir(1)
- Atasoy, Özge(1)
- Bahtiyar, Gul(1)
- Doğan, Uğur(1)
- Elif Düzenli(1)
- Fallaha, Mahmoud(1)
- Fidan, Mehmet(1)
- Gunduz, Osman(1)
- Gülden, Bahadır(1)
- Güzel, Ferdi(1)
- Kaplan, Kadir(1)
- Kara, Kürşad(1)
- Kartin, Emine(1)
- Katiranci, Meltem(1)
- Kavun, Mahir(1)
- Kaya, Fatih(1)
- Kayar Muslu, Ayşegül(1)
- Kodan, Hülya(1)
- Koç, Aziz Tolga(1)
Yayınlar
- Derleme MakaleAçık Erişim2026The Conception of Sunnism and Debates on Sectarian Identity in Farīd al-Dīn ʿAṭṭār’s Manṭiq al-Ṭayr
Sever, Mehmet
This study examines the life, works, and, in particular, the sectarian identity of Farid al-Din Attar, one of the most influential figures of thirteenth-century Islamic thought and Sufi literature, whose affiliation has long been debated in academic scholarship. Attar’s sectarian belonging has become open to speculation primarily through works such as Mazhar al-Ajaib and Heaft Vadi, which were attributed to him by Shi‘i biographical writers but have been shown by modern research to be apocryphal. Although these claims are generally grounded in the pronounced devotion to the Ahl al-Bayt and the gnostic attachment to Ali evident in Attar’s writings, Mantiq al-Tayr, regarded as his principal masterpiece, provides doctrinal clarity with respect to these debates. The article offers a detailed analysis of the eulogies composed by Attar for the Four Caliphs (the Rightly Guided Caliphs) in the preface of Mantiq al-Tayr. While portraying Abu Bakr as the center of loyalty and Sufi spiritual authority, Umar as the criterion of justice and truth, Uthman as a source in which modesty and knowledge converge, and Ali as the gate of spiritual authority and gnosis, Attar remains faithful to the hierarchical and historical framework of legitimacy upheld by the Sunni Islamic tradition. His understanding of Sunnism is not confined to a narrow juridical framework; rather, it is grounded in a gnostic perspective shaped by the Khurasan-Nishapur milieu, one that places devotion to the Ahl al-Bayt at its core and reconciles the concept of spiritual authority with Sunni creed. As a result, the study demonstrates that although Attar employs a suprasectarian language, he emerges as one of the most significant representatives of the Sunni Sufi paradigm at the level of fundamental belief.
- MakaleAçık Erişim2026Nilgün Marmara’nın İzlenimci Şiir’inde Varoluşçuluk Akımının İzleri
Aytaç, Aslıhan
Nilgün Marmara, 1980 sonrası Türk edebiyatında özgün şiirleri, günlükleri ve denemeleriyle önemli yer edinerek tanınırlık kazanan çok yönlü bir şairdir. Yirmi dokuz yıllık kısa hayatı boyunca ontik bir çıkmazda bulunduğunu hisseden şair, dünyevi yaşamdaki açmazları; varoluşsal bunalım, ölüm, hiçlik, yabancılaşma, yalnızlık, arayış, umutsuzluk, karamsarlık, kırgınlık düzleminde irdelerken zamanı bir tutsaklık hâli olarak algıladığını şiirlerinde simgesel biçimde dile getirir. Varoluşsal olarak varlık karşısında hiçlik, yaşam karşısında ise ölüm istenci duyan Nilgün Marmara, kaçınılmaz son tarafından kuşatılan umutsuz bireyin trajik yaşamını, özgürlük bilinci ekseninde sorgulayarak şiir evrenini kurar. Bu bağlamda anlamsız bir evrenin içine atıldığını düşünen şair, şiirlerinin anlam dünyasını hiçlik ve ölüm temleriyle meydana getirirken kırılgan duyarlılığını gösterir. Şiir evrenini melankolik ruh hâli ekseninde kuran Nilgün Marmara, İzlenimci Şiir’de, varoluşa dair ikilemlerini diyalektiklerden yola çıkarak imgeleştirmeyi tercih eder. Bu yönüyle şair, özne- benin bunalımlı ruhundaki çelişkili tutumu; varlık ve hiçlik, yaşam ve ölüm diyalektiği düzleminde belirginleştirmeyi tercih eder. Nilgün Marmara, yazın yaşamı boyunca sorguladığı diyalektik ilişkiler aracılığıyla insani nüveyi meydana getiren niteliklerin yanı sıra varoluşçuluk felsefesinde önemli yere sahip olan çeşitli sorunsalları, estetik düzlemde ele alarak sanatsal yaratıya dönüştürür. Nilgün Marmara’nın biyografik detaylarına dair örtük göndermeler içeren şiirde, dünyaya atılmış ve ölüme yazgılı varlığın ‘şimdi ve burada’daki yurtsuzluk hissi, imgesel olarak okuyucuya sunulurken kapalı bir söylem biçimi benimsenir. Çalışmada, İzlenimci Şiir’in imgesel yapısı incelenerek varoluşçu felsefenin şiire konu edildiğinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır.
- MakaleAçık Erişim2026Hakîm Şâh Muhammed’in Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm’ı
Erbay, Ömür
Türklerin İslâmiyeti kabulünden sonra girilen kültürel çevrenin bir sonucu olarak dinî hususiyetlerin öğretimi meselesi önemli bir konu olarak görülmüştür. Bu konu ilk dönemlerde Arapça ve Farsça eserlerin Türkçeye tercüme edilmesi şekliyle açıklığa kavuşturulurken Türkler arasında yayılan ve hayatın her sahasında etkisini gösteren din olgusu Türk aydınlarının eserlerine de yansımış ve bu sahada eserler verilmeye başlanmıştır. Dinî hususlarda insanları eğitmeyi amaçlayan bu tür eserler ilmihâl adını almış olup Osmanlı döneminde birçok ilmihâl yazılmıştır. Bunlar telif ve tercüme eserler olarak karşımıza çıkmaktadır. Alanın ilk eserlerinden olup Osmanlı döneminde yazılan Mızraklı İlmihâl, kendinden sonra yazılan birçok esere de örnek teşkil etmiştir. Ezberlenmelerinin ve öğrenilmelerinin kolay olması sebebiyle dinî eserlerin manzûm olarak yazılması geleneği bu konuda da hüküm sürmüş olup Anadolu sahasında birçok dinî eser manzûm olarak yazılmıştır. Manzûm olarak yazılan eserler arasında ilmihâller de vardır. Çalışmamıza konu olan Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm adlı eser de Hakîm Şâh Muhammed adlı Yavuz Sultan Selim döneminde saray hekimbaşılığı yapmış sadece tıp değil bilimin birçok sahasında derin bilgiye sahip bir tabip şair tarafından kaleme alınmış manzûm bir ilmihâldir. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm, aruz vezniyle mesnevî nazım şekliyle kaleme alınmış dinî ve ahlakî bir eserdir. Eser, iman, hac, zekat, namaz, oruç olmak üzere beş bölümden oluşmaktadır. Manzûm ilmihâllerin bir türü olan namaz ve abdeste bazen de iman konularına yer veren Şurûtu’s-salât ismindeki eserlerden içerdiği hac, zekat, oruç konularıyla ayrılan ve Şerâ᾽it-i İslâm isimli ayrı bir türü yansıtan eser, 122 beyitten oluşmaktadır. Eserin tertibi ise mukaddime niteliğindeki 6 beyitten sonra gelen iman, namaz, zekat, oruç, hac bölümleri ve 4 beyitlik bitiş bölümü şeklindedir. Hakîm Şâh Muhammed, eserini insanların dinî hususiyetleri öğrenmesi için yazmış ve bu amaca binâen eserinin ömrünün uzun yıllar sürmesini istemiş olup bunun sonucu olarak da bir iyi niyet temennisi olan duadan başka bir şey istememiştir. Eserin yazılış amacının toplumsal faydaya dönük olması eserde kullanılan üslubun da bu amaca hizmet edebilecek şekilde olmasını gerekli kılmıştır. Metin içerisinde bulunan iy cân, iy dedem, iy yâr ifadeleri bu durumun göstergesidir. Dolayısıyla Hakîm Şâh Muhammed, eserinde sade ve anlaşılır bir dil kullanmıştır. Eser, Eski Anadolu Türkçesi dil ve imlâ özelliklerine göre kaleme alınmış olup eserde günümüz için arkaik denilebilecek birçok kelime de mevcuttur. Eserin ulaşabildiğimiz tek nüshası olup bu nüsha, Manisa Kütüphanesi Manisa İl Halk Kütüphanesi Koleksiyonu 2685 numarada kayıtlı 223 varaktan müteşekkil bir mecmua içerisinde bulunmaktadır. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm, mecmuada 2685/3 koleksiyon numarası ve 91365 bibliyografik kayıt numarasıyla bulunmakta olup mecmuanın üçüncü eseridir. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm’ın varlığı çalışmamızla ortaya konulmuş olup Hakîm Şâh Muhammed’den bahseden kaynaklarda eserin varlığından söz edilmemiştir. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm kendisiyle aynı isme sahip eserlerle muhtevası ve tertibi yönüyle benzer özellikler göstermekte olup müellifinin belli olması ve beyit sayısı bakımından ayrı bir konuma sahiptir. Eserin telif tarihine, istinsah tarihine müstensihine dair kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Ancak müellifin ölüm tarihinin 1521 yılı olması ve müellifin II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman dönemlerini görmesi sebebiyle eserin telif tarihinin, 15. yüzyılın ikinci yarısı ve 16. yüzyılın ilk çeyreği arasında olduğu kanaatını taşımaktayız. Manzûm Şerâ᾽it-i İslâm ile birlikte manzûm olarak yazılan dinî eserlerin bir türü olan manzûm ilmihâl türündeki eserler silsilesine bir tane daha eklenilmiş olup edebiyatımızın gizli kalmış kültür halkalarından bir tanesine daha ulaşılmıştır.
- MakaleAçık Erişim2026Manzûm Bir Kur’ân Fâlı: Te’vîl-i Fâl-i Kur’ân
Erbay, Ömür
Gayba dair bilgi edinebilme yani geleceğe dair sır perdesini aralayabilme düşüncesi insanoğlunun zihnini her zaman meşgul etmiştir. İnsanoğlu geleceği için öngörülerde bulunabilmek ve bu husustaki merakını giderebilmek amacıyla varoluşunun ilk zamanlarından beri çeşitli araçlara ihtiyaç duymuştur. Bu araçlardan biri de faldır. Fallar, bunları icra eden falcılar aracılığıyla insanların bu merakını gidermiştir. Falcılar, kendilerini daha inandırıcı kılmak amacıyla çeşitli araçlara da başvurmuş olup bu araçlardan bir tanesi de dinî metinlerdir. Bu yolda başvurulan en önemli metin ise Kur’ân-ı-Kerîm’dir. Kur’ân-ı-Kerîm’den fal bakma işlemi, İslâm sonrasında Türkler arasında da yayılmış olup bu konuyla ilgili manzûm, mensûr ya da manzûm-mensûr olarak birçok eser kaleme alınmıştır. Bu çalışmanın konusunu manzûm bir Kur’ân falı olan Te’vîl-i Fâl-i Kur’ân adlı eser oluşturmaktadır. Te’vîl-i Fâl-i Kur’ân iki beyitlik Kur’ân fallarından olup Türk İslam Eserleri Müzesinde yer alan bir Kur’ân-ı-Kerîm nüshasının sonunda bulunmaktadır. Eserin müellifine, müstensihine, telif tarihine, istinsah tarihine dair bilgi bulunmamaktadır. Eser, dil olarak Eski Anadolu Türkçesi döneminin özelliklerini taşımaktadır. Eser; şekil ve muhteva, dil ve anlatım özellikleri bakımından incelenip neşredilen metinin eklenmesiyle dikkatlere sunulmuştur.
- MakaleAçık Erişim2026Manzum Bir Tefe’ülnâme: Mushaf-ı Şerîf’den Tefe’ül Etmenin Tarîki Beyânındadır
Büyükada, Merve
Tarihin her devrinde farklı coğrafyalardan kimseler, gelecekte yaşanabilecek hadiseleri öğrenmek ve buna göre çeşitli tedbirler almak istemişlerdir. Bu yüzden insanlar -özellikle de sıkıntılı dönemlerinde- fal uygulamalarının türlü yöntemlerine başvurmuşlardır. Türklerin yıldızlar, ay, güneş gibi gök cisimlerini, ateşi, hayvan kemiklerini, kumalak denilen taneler gibi birçok nesneyi kehanet ve fal vasıtası olarak kullandıkları bilinmektedir. Kur’an’da ve hadislerde gaibi, gizli olanı ve geleceği sadece Allah’ın bilebileceği bildirilmiş olmasına rağmen İslamiyet’in kabulünden sonra da fal bakma geleneği sürmüştür. Ancak bu dönemde fal bakma aracı olarak yararlanılan nesneler farklılaşmaya başlamış ve neticede çeşitli fal nevileri kullanılır hâle gelmiştir. Bunlardan biri de kitap fallarıdır. Kaynaklara göre fal bakma amacıyla en çok tercih edilen kitap ise Kur’an-ı Kerim’dir. “Tefe’ülnâme” olarak da zikredilen Kur’an falı örneklerinden biri de Süleymaniye Kütüphanesi Hasan Hayri-Abdullah Efendi Koleksiyonu’nda 00172-003 numara ile kayıtlıdır. 16 varaktan oluşan nüshanın 12b-16a varakları arasında yer alan metin, nesih hat ile kaleme alınmıştır. Eser, Mushaf-ı Şerîf’den Tefe’ül Etmenin Tarîki Beyânındadır başlığını taşımaktadır. Kur’an falı, aynı yazmanın 7b-12a sayfaları arasında yer alan Farsça manzum tefe’ülnâmenin Türkçeye tercümesidir. Falnâme, kısa mensur bir mukaddime ve 29 beyitlik kısa bir mesneviden oluşmaktadır. Mensur olan kısımda fal açmanın usulü açıklanarak fal açacak kişinin bazı ritüelleri gerçekleştirmesi istenmiştir. Manzum olan bölümde ise her bir harf elifba sırası gözetilerek yorumlanmış ve her harf bir beyitte tabir edilmiştir. Harflerin yorumları tefe’ülün gereği olarak büyük oranda müspet yöndedir. Çalışmada, mezkûr falnâme tanıtılarak Latin harflerine aktarılmış ve Kur’an falının dil içi çevirisine yer verilmiştir.
- MakaleAçık Erişim2025Bir kur’an falı örneği: hâzâ kitâbu fâl-ı kur’ân-ı ‘azim budur
Büyükada, Merve
Türklerde fal bakma geleneği İslamiyet öncesi dönemde başlayıp günümüze kadar devam etmiş ve yüzyıllar içinde birçok metot kullanılmıştır. Bunun sonucu olarak farklı muhtevalardan oluşan manzum, mensur ya da manzum-mensur karışık pek çok “falname” kaleme alınmıştır. Sayıları henüz tespit edilememiş olan bu türün örnekleri çeşitli kütüphanelerde muhtelif yazma eserler içinde yer almaktadır. Millî Kütüphane Yazmalar Koleksiyonu 06 Mil Yz A 1881/6 numarada kayıtlı “Hâzâ Kitâbu Fâl-ı Kur’ân-ı ‘Azîm Budur” başlıklı falname de bunlardan biridir. Mensur bir Kur’an falı olan metin 169 varaklık bir mecmuanın 131b-135b sayfaları arasındadır. İstinsah tarihi 1205/1790-91’dir. Müstensihi Osmân İbn-i Halîl’dir. Kur’an falında ilk olarak tefeül edecek kişinin riayet etmesi gereken hususlar verilmiştir. Daha sonra -sırasıyla- yirmi dokuz harf, farklı surelerden seçilmiş ayetlere dayandırılmış ve devamında harfler tevil edilmiştir. Harf grubunu yorumlayan bir falname örneği olan metinde, tevillerin genellikle müspet bir duruma işaret ettiği görülmüştür. Ancak bunun yanında menfi veya müspet ile menfi durumun birlikte verildiği ifadeler de bulunmaktadır. Bu çalışmada Kur’an falının çeşitli hususiyetlerine değinilmiş ve ardından metin Latin harflerine aktarılarak araştırmacıların istifadesine sunulmuştur.
- MakaleAçık Erişim2025Fuzûlî’nin Leylâ ve Mecnûn Mesnevisinde Ben ve Öteki Diyalektiğine Fenomenolojik Bir Yaklaşım
Karaduman, Ruken
Edmund Husserl tarafından ortaya konulan fenomenoloji (görüngübilim), fenomenlerin yani kavramların yeniden ve detaylı bir biçimde araştırılmasını, sorgulanmasını esas almaktadır. Bu felsefi metot, fiziksel dünyayı anlamlandırırken kişilerin bilincinde somut olay ve nesnelerin farklılaştığını, dolayısıyla dış dünyanın göreli olduğunu iddia eder. Mutlak ve değişmez olmayan gerçeklikte olguların evrensel özüne ulaşabilmek içinse bireysel bilgi ve deneyimlerin parantez içine alınması gereğini savunur. Fenomenolojik yaklaşımlarla benin ötekiyle deneyimi merkeze alınmaktadır. Bu düşünce metodolojisine göre, benin kendini inşa etme ve anlamlandırma sürecinde ihtiyaç duyduğu öteki, etkileşim içinde olduğu birey ve toplumdur. Benin devinimini gerektiren varoluşsal süreç ötekinin bakışıyla karşılıklı olarak gerçekleşmektedir. Bu çalışmada ben ile başlayan, kısa bir süre sonra biz olarak devam eden ve benin yeniden bireyselleşmesiyle ötekinin tamamen yok olduğu bir macera olarak Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnûn adlı mesnevisi ele alınmıştır. Ben ve öteki bağlamında fenomenolojik açıdan incelenmesi amaçlanan mesnevideki ana kahramanlardan biri olan Mecnûn’un öteki ile ilişkisi, ötekinin nasıl algılandığı ve Mecnûn’un ötekinin varlığıyla öze nasıl ulaştığı üzerinde durulmuştur. Mesnevideki başkahramanın öteki ile ilişkisinde algı ve duyumsamalarının nasıl şekillendiği ve değiştiği tespit edilmeye, dramatik aksiyonda ben ve öteki ilişkisinin etkileri değerlendirilmeye çalışılmıştır. Böylece aşk söyleminin öznesi olarak Mecnûn’un öteki ile ilişkisinde bilincin mutlak öteki ile bağı ve bu bağın nasıl geliştiği izlenebildiği görülmüştür.
- MakaleAçık Erişim202519. Yüzyıl Divan Şairlerinden Tahsin Hasan Efendi'nin Mektupları
Tiyek, Muhammet Akif
Amasya, tarihi süreçte birçok önemli şair ve yazara ev sahipliği yapmıştır. Bu şairlerin kimi şöhretleriyle ve yazmış olduğu eserlerle gelecek nesillere adını iletirken kimi de bu meşhur şairlere nispetle adı, sanı daha az duyulan ve tarih sahnesinde daha az görünür olanlardır. Meşhur olmayan bu şairlerden biri de 12 Safer 1292/20 Mart 1875 tarihinde Amasya'da Hacı Hamza Mahallesi'nde dünyaya gelen Tahsin Hasan Efendi'dir. Kapancızade Medresesi müderrisi Mehmed Nuri Efendi'nin büyük oğlu olan Tahsin Hasan, annesini çocuk yaşta kaybettiği için ilk eğitimiyle babası ilgilenmiştir. Rüştiye mektebindeki eğitiminden sonra bir müddet öğretmenlik yapan Tahsin Hasan, kendisini ilmî olarak daha fazla geliştirmek amacıyla önce Amasya Bekir Paşa Medresesi müderrislerinden Hafız Abdurrahman Kâmil Efendi'den daha sonra ise İstanbul'a giderek Perşembeli Ahmed Remzi Efendi'den dersler almıştır. O, güzel yazma becerisine sahip olmasından dolayı katiplik ve hocasının kayıt memuru olması sebebiyle de ona yardımcılık yapmıştır. Buna ek olarak mülazımlık, askerî mahkemede yardımcılık ve devriyye müderrisliği gibi çeşitli görevlerde de bulunmuştur. Tahsin Hasan'ı diğer şairlerden ayıran yönünün geçirmiş olduğu ruhi sıkıntılar olduğu söylenebilir. Zeki, yetenekli, güler yüzlü âlim ve şair olan Tahsin Hasan, ruhi sıkıntılar nedeniyle içine kapanmış ve durgun bir insan hâlini almıştır. Söz konusu durum onu 17 Zilhicce 1317/18 Nisan 1900 tarihinde Yörgüç Paşa İmaretinden atlayarak intihara giden bir sona sürüklemiştir. Bu trajik son, şairin yaşadığı içsel çatışmaların ve ruhsal sıkıntıların büyüklüğüne işaret etmektedir. Müellifin tespit edilebilen tek eseri Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Prof. Dr. Halil İnalcık Kütüphanesi Mustafa Con A 53'te kayıtlı olan Divan'ıdır. Şairin hayatı üzerine inşa edilmiş bir eser olduğu söylenebilecek Divan'ında Nelmî ve Tahsin mahlaslarını kullandığı görülmektedir. Divan'ının ilk ve son kısmında içinde bulunduğu ruh hâlini yansıtan, duygularını aktardığı, tekrarlar hariç olmak üzere, on bir mektuba yer verilmiştir. Mensur bir şekilde kaleme alınan mektupların bir kısmı müsvedde şeklinde olup ilk kısımda yer alan mektupların tebyiz edildiği söylenebilir. Mektupların ikisinin ise yarım kaldığı görülmektedir. Mektupların neden tamamlanamadığına ilişkin herhangi bir bilgi tespit edilememiştir. Mektuplarda şairin anlatımındaki samimiyet ve yaşadığı gelgitler ise dikkat çekici olup şairin ruhi bunalımlarına, içinde bulunduğu durumun giderek daha ağır bir hâl aldığına şahitlik edilmektedir. Ayrıca müellif, mektuplarda anlatımını desteklemek amacıyla Arapça, Farsça, Türkçe şiir ve ibarelerden faydalanmıştır. Çalışmada Divan'da bulunan mektuplar incelenerek şairin içsel mücadeleleri, mektuplarda iletmek istediği mesajlar ve trajik sonu, onun yaşam öyküsünü anlamak adına mektuplar üzerinden ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bu kapsamda çalışmada öncelikle Tahsin Hasan Efendi'nin hayatı hakkında bilgiler verilmiş, akabinde onun mektuplarının muhtevasına değinilmiştir. Çalışmanın sonunda ise onun yazmış olduğu mektuplar çeviri yazıya aktarılmıştır.
- MakaleAçık Erişim2025Âşıklık geleneğinin günümüz temsilcilerinden Bayburtlu Âşık Süphânî
Doğan, Uğur
Âşıklık geleneğinin yaşayan günümüz temsilcilerinden Bayburtlu Âşık Süphânî’yi yaşamı, âşıklığı ve çeşitli seçkin eserleriyle birlikte ele alan bu çalışmada; alan araştırması, yapılandırılmamış görüşme ve içerik analizi yöntemlerinden yararlanılmıştır. Âşık Süphânî’nin yaşamı ve âşıklığı hakkında bilgilere ulaşılabilmesi amacıyla kendisi ile bir yüz yüze görüşme gerçekleştirilmiştir. Âşık Süphânî’nin çalışma kapsamına alınan eserleri biçim, tür, konu içeriği, hece ölçüsü, form, ezgisel yapı, ritmik yapı ve seyir yapısı gibi çeşitli özellikleri bakımından Türk halk müziği ve Türk halk edebiyatı disiplini çerçevesinde çözümlenerek tasnif edilmiş ve tablo halinde gösterilmiştir. Çalışma sonucunda Âşık Süphânî’nin, âşık atışmaları, leb değmez, irticalen çalıp-söyleme gibi âşıklık geleneğinin oldukça önemli pratiklerini uygulayabilen bir gelenek temsilcisi olduğu, incelenen koşma biçimindeki 7 eserde deyiş-nasihat, güzelleme, aşk-sitem, aşk-sevda, yiğitlik-kahramanlık, mizah-taşlama gibi temaların işlendiği ve eserlerin konu içeriği bakımından türkü, deyiş, koçaklama ve güzelleme gibi edebi türlerde oluşturulduğu bulgularına ulaşılmıştır. Bu çalışmanın; yaşayan bir âşıklık geleneği temsilcisini literatüre kazandırması ve kendinden sonraki çalışmalara kaynaklık etmesi bakımından önemli olacağı öngörülmektedir.
- MakaleAçık Erişim2025Kahvehanelerin Arap Edebiyatındaki Yeri ve Etkisi-Mısır Örneği
Dayı, Rumeysa Bakır
Kahvehaneler, modern şehirlerin tarih boyunca yaşanmışlıklarının özgün ve önemli bir parçası olup tarih mirasının sadık bir deposu ve aynı zamanda kültür ve geleneklerin tanıklarıdır. Kahvehaneler farklı karakterlerin, kokuların, tınıların bir mekânda birbirine karışmasıdır. Kültür ve edebiyat kahvehaneleri, kalbi olmayan betonarme şehirlerde insanların boş vakit geçirmesi olmayıp toplumların kültürel, edebî, ekonomik ve politik açıdan gelişiminin canlı bir belgesidir. Kuruldukları günden bu yana fikir tarihinin ortaya çıkışında ve gelişiminde önemli bir rol oynayan ve ilk olarak 16.yy’da Doğu’da kendini gösteren kahvehaneler, dünyanın birçok yerinde edebî, sanat ve felsefi akımların ortaya çıkışı ile ilişkilendirilmiş, sömürgeciliğe ve diktatörlüğe karşı siyasi hareketlerin doğuşu ve harekete geçtiği ana komuta merkezi olmuştur. Yüzyıllardır Mısır’ı karakterize eden en önemli toplumsal geleneklerden biri de çeşitli biçimleriyle karşımıza çıkan kahvehaneleridir. Popüler kültürün kuluçka merkezi konumunda olan Mısır edebiyat kahvehaneleri de özellikle Kahire’de sürekli bir mücadele tarihiyle bağlantılı olmuştur. Devrim rüzgârları ve değişimin esintileri oralardan esmiş, bu kahvehanelerden yazarlar ve düşünürler doğup toplumun yapısını, siyasi ve sosyal tarihini değiştiren kültür ve aydınlanma mesajları yaymışlardır. Çalışmada Mısır’da özellikle Kahire’de yer alan edebiyat ve kültür kahvehaneleri tarihçeleri, konumları ve kültürel önemleriyle birlikte bu kahvehaneleri ziyaret eden edebiyatçılar ve oralarda kaleme aldıkları eserler ele alınmaya gayret gösterilmiş, edebiyatçıların yanında bu kültür kahvehanelerinde faaliyet gösteren sanat ve siyaset camiasına da yer verilmiştir.
- MakaleAçık Erişim2025Necip Fazıl’s Ideolocia Pattern: A Thematic Analysis
Yazıcı, Sinan
Having made significant contributions to Turkish thought, Necip Fazıl Kısakürek is a thinker who has made serious contributions to the intellectual, philosophical, literary and political environment of our country. Despite this characteristic, he is known in our country only as a poet and writer who has produced important works in various fields of literature. For this reason, Necip Fazıl Kısakürek, who is referred to as a master in Turkish literature by some circles, is known as a poet who has the title of İkinci Sultanu'ş Şuara (Sultan of Poets) after Baki, and is also a thinker who has produced important works in the intellectual/political field. His works titled "Western Thought and Islamic Sufism" and "Ideolocya Örgüsü" are among his most important works as a thinker and political thinker. This study aims to reveal the foundations of Necip Fazıl's views on political and administrative order. For this reason, thematic content analysis was applied to Necip Fazıl's most important work on political and administrative order, "İdeolocya Örgüsü". Rather than defining the political and administrative structure envisaged by Necip Fazıl at a descriptive level, the aim was to reach the main reasons for envisaging this structure. With the literature review conducted in line with this purpose, both the political atmosphere of the period and the biography of the thinker and other important information on the subject were reached. Thus, the implicit meaning was tried to be discovered together with the themes obtained as a result of the analysis. As a result of the study, it was revealed that "İdeolocya Örgüsü" and the political and administrative model called "Başyücelik Devleti" proposed by Necip Fazıl were a result. The main reason leading to this result was understood as a result of the analysis as the decline process that started in the 16th century and continued until today.
- MakaleAçık Erişim2025Recaîzade mahmut ekrem’e göre şiirin estetik kaynağı olarak kadın: “bu da bir şi’r-i muhzin-i dîğer”
Aytaç, Aslıhan
Sanat eserini, güzellik unsuru bağlamında değerlendiren Recaîzade Mahmut Ekrem, bireysel duyuş ve hassasiyetleri önceleyen estetik değer hakkındaki teorik görüşleriyle Türk edebiyatının yenileşme seyrine dikkat çekici katkılarda bulunur. Bu bağlamda Recaîzade Mahmut Ekrem, sanatkârın duyuş tarzı, duygulanım ve anlamlandırma biçimini estetik değer kaynakları düzleminde açımlar. Böylece şiirin konusuyla ilgili retorik görüşleri, duyusal alana ait olan izlenimlerle ilişkilendirilebilir olması yönüyle önem taşır. Şairin duyarlığı ve şiirsel etkinlik üzerine kuramsal düşüncelerini “Bu Da Bir Şi’r-i Muhzin-i Dîğer” isimli eserinde estetize eden Recaîzade Mahmut Ekrem’e göre edebî metnin estetik değer kazanmasında güzelliğin temsilcisi olan kadın vazgeçilmez bir koşuldur. Şiirde kadın, birbirinden farklı nitelikleriyle özgün biçimde betimlenir ve sorumluluk bilincine sahip eylemleriyle idealleştirilip estetik bir kaynak şeklinde şiirin varoluş nedenine dönüşür.
- MakaleAçık Erişim2025Kaosta doğan, kozmosla görevlendirilen kağan: oğuz kağan
Akkoyun, Tuğba
Destanlar, çoğunlukla, milletlerin herhangi bir şekilde yok olma aşamasına geldikleri dönemlerin tarihleridir. Sözlü gelenekle aktarılırken mitik bir zeminin üzerine inşa edilen yeni tabaklarla donanan ürünlerdir. Varoluş süreleri boyunca çekirdekteki aslî unsurları da taşırlar. Kimi zaman şecere, kimi zaman evrenin yaratılışı vb. hakkında insanların ilk bilgi ve tasavvurlarını içeren arkaik unsurlara sahiptirler. Türk destanlarının bugüne erişebilenleri için de durum aynıdır. Oğuz Kağan Destanı’nın arkaik yapısı, sözcük düzeyinden makro düzeye tüm metinde sürmektedir. Oğuz Kağan’ın dünyaya gelişinden itibaren Türk mitolojisinin ve kültürünün izleri anlatıda takip edilebilmektedir. Hemen tüm kültürlerin ilk mitolojik bilgisi olarak görülen kozmoloji, destanın temelinde yer almaktadır. Türklerin kozmolojik tasavvurlarının yanı sıra, dinî düşünce öncesi (yazının icadı öncesi) unsurlar, devlet geleneği ve yapısı gibi ögeler destanda anlamsal tabakalar halinde izlenebilmektedir. Tabakalar ve kültürel kodların anlamlandırılabilmesi için göstergelerin kavram alanlarının farklı açılardan değerlendirilmesi, dil bilim, onomastik gibi disiplinlere de başvurulmasını gerekli kılmaktadır. Bilhassa adlandırmanın ontolojik ve kültürel bağlantıları metnin çözümlenmesine ışık tutan seçimler olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda makalede astronomi, eski Türk dili, onomastik, antropoloji, tarih bilimleriyle bağlantılar kurulmuştur. Bu çalışma, Ferruh Ağca tarafından hazırlanan (2019) “Uygur Harfli Oğuz Destanı” (OKD) metni üzerine temellendirilmiştir. Metnin başında ve çeşitli kısımlarında eksikler olması bir dezavantaj teşkil etse de eldeki kısmın dilsel verilerinden yararlanılmıştır. Uygur harfli OKD’nin ait olduğu çevre, ne zaman ve kimin tarafından yazıldığı, sözlü gelenekte yaşayan destanın yazıya geçirilmiş ilk şekli olup olmadığı belli olmasa da metin, anlatı geleneği özelliklerini barındırmaktadır. İçerdiği mitolojik ifadeler nedeniyle en erken tarihli Oğuznâme olduğu genel kanaattir. Ay Kağan’ın bir erkek çocuk doğurmasıyla başlayan destanda, doğumundan itibaren üstün güç ve özellikler sergileyen bir Türk kağanının yaşamı, zaferleri ve kurduğu devletin bekası için oğullarını görevlendirmesi anlatılır. Çalışmada; Oğuz Kağan’ın adıyla anıldığı, canavarı avlama sahnesine kadar incelenen kısımdaki göstergelerin siyasi birliğe ihtiyaç duyulan kaotik bir ortamda dünyaya gelen Oğuz ekseninde, anlatının mitik ve kültürel kavram alanını, tutarlı/ tabakalı yapısını disiplinler arasılık yardımıyla ortaya koymak amaçlanmıştır.
- MakaleAçık Erişim2025Arap Sözlüklerinde Dilsel Ödünçleme ve Anlamsal Gelişim Arapçalaştırılmış Örneklerin Analitik İncelemesi
Fallaha, Mahmoud
Bu araştırma, Arap dilindeki söz varlığı ödünçlemesi ve anlam gelişimi olgularını yöntem bakımından incelemektedir. Çalışma, tarih boyunca ödünç alınan sözcüklerdeki anlam dönüşümlerini irdeleyerek, bu kelimelerin Arapça sözlüklerdeki seyrini ve anlam değişim mekanizmalarını çözümle-meyi amaçlamaktadır. Araştırma, betimleyici, çözümleyici ve tarihsel yön-teme dayanmaktadır. Çalışma öncelikle, dilsel ödünçleme kavramını ve bu kavramın Arapçalaştırma (ta'rīb), sözcük alıntılama (daḫīl) ve dil teması (temās) gibi ilişkili terimlerle bağlantısını inceleyerek aralarındaki farkları ortaya koymaktadır. Ardından, bu olgunun Arap dilindeki tarihsel gelişimi-ni siyasi, toplumsal ve kültürel nedenleriyle ele almaktadır. Araştırma, Arap dilinin yabancı unsurları özümseme ve bunları kendi ses ve biçim sistemine uyarlama yeteneğini ortaya koymakta ve bu unsurların anlam gelişimi ku-rallarına tabi tutulma sürecini incelemektedir. Çalışma, ödünçlenen sözcük-lerin geçirdiği anlam değişimlerini- genişleme, daralma ve aktarım süreçleri-ni- örneklerle açıklamakta ve bu sözcüklerin Cahiliye döneminden modern döneme kadar Arapça sözlüklerdeki semantik gelişimini takip etmektedir. Ayrıca, toplumsal, siyasal ve ekonomik etkenlerin dilsel ödünçleme sürecin-deki rolünü incelemekte, Arapçanın Farsça, Türkçe ve Yunanca gibi komşu dillerle etkileşimini örneklerle göstermektedir. Çalışma, el-Ferâhîdî'nin Kitâbü'l-Ayn'ından çağdaş sözlüklere kadar Arap sözlükbiliminin ödünçle-nen sözcükleri ele alış yöntemlerindeki gelişimi de ortaya koymaktadır. So-nuç olarak bu araştırma, dilsel ödünçlemenin basit bir sözcük aktarımı ol-mayıp, toplumlar arası kültürel etkileşimi yansıtan karmaşık bir süreç oldu-ğunu belirtmektedir. Ödünçlenen sözcüklerin, alıcı dilin toplumsal ve kültü-rel bağlamında geçirdiği anlam değişimleri belgelemektedir. Ayrıca Arap sözlüklerinin farklı dönemlerde bu olguya yaklaşımlarındaki yöntemsel geli-şimini de ortaya koymaktadır.
AtıfOpenAlex1
İncele - MakaleAçık Erişim2024Selçuklu dönemi iran’ında arapça yazan müellifler
Dayı, Rumeysa Bakır
On birinci yüzyılda İran coğrafyası Selçuklu hâkimiyetine girmiş, İslâmî dönem içerisinde kültür, sanat ve edebiyat açısından parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. Selçuklu devlet adamlarının desteği ile Fars edebiyatının yanı sıra Arapça ve Arap edebiyatı da gelişim göstermiştir. İslamiyet’in yaygınlaşması ve Arapların İran’ı fethetmesi ile Arapça da siyasi bağlamda kendini göstermiş, Arapların İran topraklarına göç etmesi ile hızlanmıştır. Arap dilinin İran topraklarında yaygınlaşması, İran lehçeleri üzerinde daha çok sarayda kullanılan Pehlevice’nin üzerinde etki bırakmış hatta onu gölgede bırakmıştır. Siyasi ve divani konularda Arapçanın zorunlu hale gelmesi, Arapça kelimelerin de dile girmesine yol açmıştır. İslam kültüründe dini ve edebi ilimlerin Arapçaya çevrilmesi ve İran’da eğitim merkezlerinin açılması, Arap dilinin İranlılar arasında giderek yaygınlaşmasını sağlamıştır. Pehlevice’den Arapçaya çeviri yoluyla başlayan dil çalışmaları, şiir nazmetme ve dilbilim çalışmaları ile ortaya çıkmış, saray idaresinin desteği ile de hız kazanmıştır. Bu çerçevede Arapça ve Farsça bir milletin edebi, kültürel ve günlük hayatında ortak bir dili haline gelmiştir. İran halkı Arapça ile tanıştıktan sonra Farsça ve Arapça kelimeleri birleştirmiş iki dili tek bir potada harmanlamışlardır. Hatta bazı kelimeleri olduğu gibi alıp kendi dillerine yansıtmışlardır. Selçuklu İranı’nda, Arapça söz söyleyen büyük şair ve yazarlar ortaya çıkmış, Arap edebiyatı İran’da yükselişe geçmiştir. Bu durumda dini ve siyasi otoriterler içerisinde belli bir konuma ulaşmak isteyen kişiler, bu dili öğrenmek, yazışma ve konuşmada bu dili kullanmak zorunda olduklarını fark etmişlerdir. Arapça nazım ve nesir yazanlar, sultanların yanında ve hizmetinde büyük ikram ve iltifat görmüşlerdir. Özellikle bu dönemde müelliflerin eserlerinde Arapçayı tercih etmelerinin en önemli nedenlerinden biri kültürel etkileşimin yanında Arapçanın edebî sanatlar açısından daha hazır oluşu ve daha yerleşmiş anlatım tarzına sahip oluşudur. Ayrıca bu dönemde nesir konularında dinî, ilmî ve edebî alanlarda çeşitlilik meydana gelmiş, bu da İranlı müelliflerin dikkatini cezbetmiştir. Zira Arap ve İran topraklarında mensur çalışmalar Arap müelliflerden önce İran asıllı müellifler tarafından kaleme alınmış, tercüme hareketleri ile Arapçaya kazandırılmıştır. Örneğin Arap nesrinin gelişimi konusunda hem Pehleviceyi hem Arapçayı iyi bilen Ibn Mukaffa’nın ve Arapça risale yazan ve bu türü yeniden düzenleyen Yahyâ el-Kâtib’in adı zikredilebilir. Söz konusu bu 8.yy ediplerin yanında Selçuklu döneminde de ünlü Arapça yazarlar bulunmaktadır. Kübrevî tarikatının lideri büyük âlim Seyfüddîn el-Bâharzî, dil ve edebiyat âlimi Hâtib-i Tebrizî, saray kâtibi ve şecere âlimi Tuğrâî, tarihçi, şair ve yine soy bilimci Ebîverdî, ünlü Selçuklu vezirlerinden Enûşirvan b. Hâlid İran asıllı Arapça eserler kaleme alan müellifler arasında bulunmaktadır. Çalışmada, Selçuklu dönemi İran coğrafyasında Arapçanın tercih edilme nedenleri ele alınıp İran’da Arapça eserler kaleme alan ve Arapça yazılan eserleri şerh eden İranlı müellifler incelenecektir.
AtıfOpenAlex1
İncele - MakaleAçık Erişim2024Mektup Yazma Sanatında Bir Karşılaştırma Örneği-Mey Ziyâde ve Fatma Aliye
Dayı, Rumeysa Bakır
Türk ve Arap edebiyatı, Arapça ve Türkçe gibi yıllar boyunca aralarında dilbilim açısından yakınlık bulunmamasına rağmen belirli dönemlerde aynı topraklarda yaşam sürmeleri ve buna bağlı olarak medeniyetlerin yakınlaşmasıyla birbirlerinden etkilenmişlerdir. Her iki edebiyatta da divan edebiyatından başlayan yeni edebi türlerin gelişimi kendini göstermiştir. Mektup yazma sanatı da bu yeni edebi türler arasında olup yazının icadı ile başlamış olsa da edebi anlamda 19.yy’da vücut bulmuştur. Mektup yazma sanatı çerçevesinde resmi ve bireysel olarak erkek ya da kadın fark etmeksizin farklı konularda yazılar yayınlanmıştır. Çalışmada ön plana çıkarılmak istenen ise biri Arap edebiyatından Mey Ziyâde, diğeri Türk edebiyatından Fatma Aliye Hanım’ın mektup yazma sanatını kullanma şekilleridir. Aynı yüzyılın kadın edebiyatçılarından Mey Ziyâde ve Fatma Aliye Hanım mektup sanatında eser veren yazarlardan olup kadınları cesaretlendirme, bilgilendirme ya da kadının toplumdaki yerini vurgulamakla kalmaz, aynı zamanda kadınların kendi aralarında yazdıkları mektupları da ele almışlardır. Her iki kadın yazar da gerek eğitimleri ve kaleme aldıklarıyla gerekse edebi toplantılar düzenlemeleri, toplumsal kuruluşlarda öncü isim oluşları bağlamında Arap ve Türk edebiyatında önemli yere sahip olmuşlardır. Çalışma, mektup sanatından kısaca bahsedilen bir giriş bölümünden sonra her iki yazarın hayatlarını, edebi kişiliklerini ve eserlerini ele alan birinci bölüm ve adı geçen bu iki sanatçının mektup yazma sanatına katkılarını ve eserlerinde bunu nasıl işlediklerinden oluşan ikinci bölümden oluşmaktadır. Çalışmada Fatma Aliye Hanım’ın Levâyih-i Hayat’ı (Hayat Sahneleri), Mey Ziyâde’nin Resâilu Mey’i (Mey’in Mektupları) ana kaynak olarak ele alınmıştır. Levâyih-i Hayat’ta beş kadının kendi aralarında evlilik başlığı altında toplumdaki erkek-kadın kavramları, kız çocuklarının eğitiminin önemi, kadının toplumdaki saygınlığı, o dönemlerde evlilikte asıl beklentilerin ne olabileceği mektuplar vasıtasıyla aktarılmıştır. Resâilu Mey ise Mey Ziyâde’nin dostu Cibrân Halîl Cibrân’dan edebi hayranlık duyduğu Yakûb Sarrûf’a, Mısırlı yazar Melek Hanefi Nâsıf’e, Mısırlı felsefeci Lütfî es-Seyyid’e kadar birçok isimle mektuplaşmasını içermektedir. Mektuplarında Fatma Aliye Hanım gibi Doğulu kadınlarını ele almış, onlar adına edebi, felsefi ya da dini sorularını yöneltmiştir. Fatma Aliye Hanım ve Mey Ziyâde hakkında ferdi çalışmaların mevcut bulunmasıyla birlikte her iki edebiyatçının hayati ve edebi karşılaştırılmasının yapılmamış olması, eserler bağlamında da Levâyih-i Hayat ve Resâilu Mey’in mektup yazma sanatı çerçevesinde ele alınması ile çalışmanın edebi alana katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
- MakaleAçık Erişim2024Cenap şahabettin’in “ta’yîn-i metâlib” şiirinde tabiat unsurları
Aytaç, Aslıhan
Servet-i Fünûn dönemi sanatkârlarından biri olan Cenap Şahabettin, estetik duyuş tarzını öncelemesi, benzersiz söylemi ve orijinal imgelem sistemiyle modern Türk şiirinin kurucuları arasında yer alır. Şair, şiirlerinde titizlikle meydana getirdiği estetize üslup biçiminin yanı sıra özgün konu ve temleri imgeleştirerek Türk edebiyatı tarihinde önemli bir yere sahip olur. Şiir yazma edimini, bir varoluş sorunu şeklinde anlamlandıran Cenap Şahabettin, poetik metinleriyle de kendisinden sonraki edebî oluşumları yönlendirmeye devam eder. Estetik anlayışa bağlı olarak şiirlerinde güzellik ilkesini esas alan Cenap Şahabettin, tabiata dair izlenimlerini tinsel duyuşla bütünleştirerek bir tablo görüntüsü meydana getirir ve Türk edebiyatında tabiat manzaralarını tasvir etme yönelimini başlatır. Tabiat, ontik çıkmazda bulunan şair için kaçış istencini yansıtan ideal bir mekân şeklinde imgeleştirilir. Ruhsal yaşantısına ait simgeleri, tabiat unsurlarıyla özdeşleştiren Cenap Şahabettin, Servet-i Fünûn dönemi tabiat ilkelerini “Ta’yîn-i Metâlib” isimli şiiriyle okuyucuya sunar. Türk şiirinde pek çok yeniliğe imzasını atan Cenap Şahabettin, “Ta’yîn-i Metâlib”de tabiat unsurlarını, sembolleştirme aracı şeklinde kullanırken geleceğe dönük arzu, istek ve beklentilerini sembolistlere özgü imajlarla ortaya koyar.
- MakaleAçık Erişim2024Fâtiha Sûresi Tefsiri: Sâdî Çelebî’nin (ö. 945/1539) er- Risâletü’s-Sa’diyye Adlı Eserinin Tahlil ve Tahkiki
Aras, Zakir
Sâdî Çelebî’nin er-Risâletü’s-Sa’diyye başlıklı eseri, Fâtiha Sûresinin tefsirini ihtiva etmektedir. Bu tefsir 16. yüzyıl tefsir çalışmalarının mahiyeti ve Osmanlı düşünce tarihi hakkında bilgi vermektedir. Eserde Sâdî Çelebî’nin derin bir tefsir müktesebatının olduğu, ilgili disiplinin birincil ve ikincil kaynaklarına müracaat ettiği görülmektedir. Sâdî Çelebî’nin, Seyyid Şerîf Cürcânî’nin (ö. 816/1413) el-Keşşâf tefsirine yazdığı hâşiyesini esas alarak onu eleştirmesi, tefsir literatüründeki eleştirel hâşiye geleneğine katkı sunan bir eser hüviyeti kazandırmıştır. Sâdî Çelebî, belâgat ilminden istiğrâk, cins, isim cümlesi, fiil cümlesi, mübteda-haber ve mecâzî isnâd konularına yer vermiştir. Fıkıh ilminden temsilî kıyâs, tek rekâtın namaz sayılıp sayılmayacağı meselesini ele almıştır. Süyûtî’den (ö. 911/1505) Mekkî ve Medenî ilmine dair uzun alıntılar yapmıştır. Bu risalede Sâdî Çelebî’nin en sık kullandığı kalıplar arasında “ وأعترض عليه /ona şu şekilde itiraz edilmiştir” yer almaktadır. Nitekim Sâdî Çelebî tefsir kitaplarından birtakım teviller aktardıktan sonra ilgili konuya dair mevcut eleştirilere ve kendi yorumuna yer vermektedir. Bu durum onun risalesine eleştirel ve didaktik bir nitelik kazandırmaktadır.
- MakaleAçık Erişim2024İkinci Meşrutiyet Dönemi Basınında Bir Vitrin: Şukka Gazetesi
Tiyek, Muhammet Akif
Süreli yayınlar, bir dönemin sosyokültürel dinamiklerini yansıtması ve dönemin kültürel yapısını anlamada önemli bir kaynak oluşturması bakımından kıymetli belgelerdendir. Bu bağlamda, II. Meşrutiyet Dönemi, basın ve yayın faaliyetlerinde yeni bir dönemin başlangıcını temsil eder. Bu döneme kadar katı kurallarla sınırlandırılmış olan basın hayatı, II. Meşrutiyet ile birlikte daha özgür bir ifade alanı bulmuş, yayınlarda daha serbest bir üslup benimsenmiştir. II. Meşrutiyet Dönemi'nde yayımlanmaya başlayan, dönemin imtiyaz sahibi gazetelerinden biri de Şukka Gazetesi'dir. Mehmed Cemil Pekyahşi'nin sahibi ve müdürü olduğu bu gazete, 17 Zilhicce 1327/17 Kânunuevvel 1325'te yayın faaliyetlerine başlamıştır. Gazete, döneminin önemli meselelerini ve toplumsal sorunlarını ele almayı, tenkit edip kamuoyu ile paylaşmayı kendisine misyon edinmiştir. Bu misyon çerçevesinde herhangi bir kâr elde etme amacı da taşımamaktadır. Şukka Gazetesi üzerine literatürde müstakil bir çalışma bulunmamaktadır. Mehmed Cemil'in eserleri üzerine yapılan çalışmalar ise genellikle Osmanlı Dönemi alfabesiyle basılmış ve dört kitap hâlinde yayınlanmış vecizelerine odaklanmaktadır. Bu çalışmalarda Mehmed Cemil'in hayatına ilişkin verilen bilgiler sınırlıdır. Şukka Gazetesi ile ilgili müstakil bir çalışma bulunmaması, gazetenin Mehmed Cemil’in hayatına ve dönemin olaylarına dair özgün içerikler barındırması, ayrıca döneminin sosyokültürel hayatının panoramasını sunması, bu çalışmayı önemli kılan unsurlardandır. Şukka Gazetesi'nin incelenmesinde nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizi yöntemi kullanılmıştır. Öncelikle gazetenin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı'nda bulunan 21 sayısı temin edilmiştir. Daha sonra gazetede yayımlanan yazıların içerikleri göz önünde bulundurularak muhteva özelliklerine göre kategoriler oluşturulmuş ve bu tasnif doğrultusunda değerlendirmeler yapılmıştır. II. Meşrutiyet Dönemi'nin getirdiği özgürlük ortamı, Şukka Gazetesi'nin ortaya çıkmasında etkilidir. Bununla birlikte, dönemin birçok süreli yayını gibi Şukka Gazetesi de uzun süreli bir yayın hayatı sürdürememiştir. Bu durumun temel nedenleri arasında gazete ve baskı maliyetlerindeki ani artışın etkili olduğu söylenebilir. Gazetenin yayın hayatını ne zaman noktaladığına dair kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte 22. sayıda gazetenin mali sıkıntılarla karşı karşıya olduğu ve herhangi bir gelir elde edemediği, hatta giderlerini bile karşılamakta zorlandığı ifade edilmiştir. Bundan dolayı 22. sayının son sayı olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Gazetenin yazar kadrosu sınırlı olup Mehmed Cemil'den başka gazetede Receb Vahyî ve Tarakçızâde Abdülfettah'ın da kaleme aldığı yazılar bulunmaktadır. Şukka Gazetesi, daha çok dönemin siyasi ve toplumsal problemlerine odaklanmıştır. Buna ek olarak gazetede şiirler de önemli bir yer tutmaktadır. Bu şiirler, genellikle dönemin sorunlarına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmakta ve dönemin sosyokültürel meselelerinin yansıtılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Mehmed Cemil'in şiirlerinde memuriyet âleminde karşılaştığı sorunlar, belediyecilik faaliyetlerinde yaşanan aksaklıklar, rüşvet ve liyakatsizlik gibi konular ön plandadır. Mehmed Cemil'in şiirlerinin incelenmesi, dönemin sosyokültürel problemlerinin şiirlere yansıyan yönleriyle ele alınmasını mümkün kılacaktır. Şukka Gazetesi'ni tanıtmayı amaçlayan bu çalışmada öncelikle gazete; yayım tarihi, sahibi ve müdürü, teknik hususiyetleri, basım yeri, idarehanesi, fiyatı, logosu ve serlevhası gibi şekil özellikleri itibariyle ele alınmıştır. Muhteva özellikleri siyasi problemler, meşrutiyet ve istibdat, dil ile ilgili görüşler, Osmanlı ve diğer devletlerden özet haberler, memuriyet ve ilgili hususlar, İstanbul ve ilgili problemler, ticaret, inanç ve ilgili hususlar, şiirler başlıkları altında irdelenmiştir.
- MakaleAçık Erişim2023Sabahattin ali’nin hikâyelerinde çocuk işçiler
Oruç, Osman
Hikâyeyi romandan bağımsız ‘müstakil bir tür’ olarak alan ve bu anlayışı kabul ettiren Ömer Seyfettin’den sonra Türk hikâye tarihinde Sabahattin Ali bir kırılma noktası teşkil eder. 1930’lu yıllarda Vakit Gazetesi etrafında kümelenen toplumcu gerçekçi hikâyecilerin propagandist bir tavırla gündeme getirdikleri meseleleri Sabahattin Ali kuru ideolojiyi geri planda tutarak, hikâyeden taviz vermeden ele alır. Öteden beri bir Türkiye gerçeği olan çocuk işçiler toplumcu gerçekçi bir sanatçı olan Sabahattin Ali’nin kimi hikâyelerinde de gündeme getirilir. Sabahattin Ali, toplumsal hayatta gözlenen sosyal adaletsizliği çocuk işçiler vasıtasıyla işleyerek söz konusu sorunu çok daha güçlü bir biçimde, adeta bir çığlık halinde okuyucunun dikkatine sunar. Çalışmaya konu üç hikâyede küçük/çelimsiz bedenleriyle çok çalışıp az tüketenler ile semirmiş/haddinden fazla iri bedenleriyle az çalışıp yahut hiç çalışmayıp çok tüketenlerin çatışması işlenir. Bu çalışmada Sabahattin Ali’nin ‘Apartman’, ‘Arabalara Beş Kuruşa’ ve ‘Ayran’ adlı hikâyelerinde sosyal adaletsizliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan bozuk düzenin çalışmaya ittiği çocuk işçiler gerçeği üzerinde durulacaktır.
AtıfOpenAlex2
İncele





